Ben bir korsan gemisinin güvertesinde doğmuş, büyümüş bir gemici gibiyim. Onun ruhu fırtınalara, çarpışmalara alışıktır ve kıyıya atıldığında, gölgeli koruluk ne kadar çekerse çeksin onu, dost güneş ne kadar gülümserse gülümsesin ona, canı sıkılır, acı çeker. Kumsalda dolaşır bütün gün, birbiri arkasından kıyıyı döven dalgaların tekdüze uğultusunu dinler, sisli enginlere bakar: Mavi derinlikleri gri bulutlardan ayıran o soluk çizgide, önce bir martının kanadına benzeyecek, ama sonra yavaş yavaş dalgaların köpükleri arasından sıyrılacak ve bu ıssız limana koşar adımlarla yaklaşacak olan umutla beklediği o yelken görünüyor mu diye...
“Kadınlar! Kadınlar! Kim anlar onları ki? Gülüşleri bakışlarıyla çelişir, sözleri umut verir, kandırır, öte yandan sesleri uzaklaştırır bizi. Bir an bakarsın, en gizli sırrımızı sezmişlerdir, bir an geçmez en belirgin ipuçlarından birşey çıkaramazlar.”
Bir zamanlar, bana, dostunun istediğini yapmaktansa düşmanın istediğini yapmayı tercih ettiğini söylemişti, yoksa sevecenlik satmak gibi bir şey olurmuş bu; oysa nefret, düşmanın cömertliğine oranla artarmış. Zehirli bir dili vardı Werner’in.