Teistik Dinlerde Birey-Tanrı İlişki Biçimleri
İnsan aklının en eski ve en yaygın uğraşlarından biri olan din, sadece toplumsal ya
da tarihsel bir görüngü olmayıp, çok sayıdaki insan için oldukça kişisel bir ilgili alanıdır.
İnançlar, ilk dini deneyimlere belirli kalıplar giydirilerek kurallara bağlanmış ve dogma haline
getirilmiş biçimleridir. Her inanç, ya görünür bir nesnenin niteliği ya da görünmeyen bir
varlığın etkisiyle (numinous)2 ilgili bir deneyime ve deneyimlenmiş bu etki sonucunda bilincin
özel bir şekilde değişiklik geçirmesi beklentisine duyulan güven ve bağlılığa dayanır (Jung,
1998, p. 3, 7). Dini deneyim kavramı, geniş anlamda, bir kimsenin dini yaşantısında karşılaştığı
herhangi bir deneyim için kullanılabilir. Bu kavramın yaygın felsefi kullanımı, bireyi Tanrı’nın
varlığını bir şekilde fark ettiren deneyimle sınırlandırılabilir (Reçber, 2004, p. 89).
Batı’da, Kant’ın dini bilgiyi numen (kendinde şey) olarak değerlendirmesiyle başlayan
süreçte dini deneyim, eleştirilip reddedilen Tanrı’nın varlığı konusundaki geleneksel
kanıtlamalara göre daha çok ön plana çıkarılmış ve din epistemolojinde önemli bir yere sahip
olmaya başlamıştır (Aktaran; Reçber, 2004, p. 91). Tanrı problemine verilecek nihaî cevap ne
olursa olsun, Tanrının bilimsel olarak gözlemlenebilen bir varlık olmadığı hususunda bir görüş
birliği söz konusudur. Bilimsel sorular, belirli şeylerin gerçek durumlarının ‘ne olduğu’na dair
bilgi ile ilgilidir. Ancak, Tanrı kavramı, bilimsel bir kavramın tersine, bir varoluş problemi
olarak, belli bir varlığın ‘niçin varolduğu’ ile ilgili olmuştur. Dolayısıyla, hiçbir olgu Tanrı
kavramına bir açıklık getirememektedir. Tanrı, sınanabilir ve yanlışlanabilir deneysel bilgi
alanına girmediği için, bilimsel olarak da kavranamazdır. Bu nedenle teoloji,