(...)
Kentin yukarılarına tırmanıp, kırlara çıktım. Dolunay vardı; yere vuran koyu, kara gölgeleriyle benim gölgemi yok eden kocaman bulutlar yüzüyordu gökte. Kentin çevresini
açıktan dolanarak Volga'ya, Otkos'a indim; tozlu otlara uzanıp uzun uzun nehrin ötelerini, çayırları, kımıltısızmış gibi görünen bütün bu çevreyi izledim. Volga üzerinde ağır
ağır süzülen bulut gölgeleri, çayırlara ulaştığında, nehrin sularıyla yıkanmışçasına daha aydınlık, daha ışıltılı bir görünüm alıyordu. Çevrede her şey soluğunu tutmuş, yarı uykulu,
söndü sönecek bir hal almıştı; sanki harekete, hayata doğru canlı, tutkulu bir aşkla değil, ağır bir zorunlulukla, isteksizce kımıldar gibiydi her şey.
Bütün dünyaya ve tabii kendime de, öyle bir tekme atmak istiyordum ki her şey, bu arada ben de, güzel, canlı, namuslu bir hayat başlatmak üzere, birbirini seven insanların neşe dolu, coşku dolu danslarıyla, çılgınca dönmeye başlayalım...
(...)