Bugün bile insanlığın çoğunu yok eden rastgele bir veba fikri somut bir düşüncedir. Özellikle antibiyotik krizleri ve süper virüslerin yükselişte olduğu düşünüldüğünde, bu her zamankinden daha korkutucu bir düşünce. Ancak bu yabancı bir konu değil, Jack London'ın kısa romanı "The Scarlet Plague"da da görebileceğimiz gibi. Ancak "Kızıl Veba" bu korkunç korkudan pek bahsetmiyor. Bunun yerine, hikaye bize sosyal yapılarımızın çoğunun ne kadar soyut ve önemsiz olduğunu hatırlatan bir hikaye.
“Kızıl Veba”, veba patlak verdiğinde bölgesinde yaşayan son kişi olan Granser'a odaklanıyor. Granser vahşi torunlarıyla vakit geçirirken vebanın hikâyesini anlatmaya başlar. Granser öyküsünde Kaliforniya'da nasıl bir profesör olduğunu ve hızlı etkili olan veba bölgeyi vurduğunda her şeyin genel bir kaosa dönüştüğünü anlatıyor. Granser evinde tek başına saklandı, sonra 400 kişilik bir grupla üniversitesinin bir binasında ve daha sonra daha küçük bir grupla şehir dışına çıkmaya çalıştı. Ancak her dönüşte, Granser'ın etrafındakiler öldü ve hayatta kalan tek kişi o oldu. Granser, sonunda Şoför ve Vesta'yı bulana kadar yıllarını yalnız geçirdiğini aktarır. Ancak, Şoförün zulmü onun ayrılmasına neden oldu ve sonunda uyum sağlayacak başka bir kabile buldu. Granser hikayesini bitirirken perişan haldedir, torunları bundan etkilenmez ve vahşi yollarına devam ederler. Hikaye, dört kişilik grubun kamp kurmak için yola çıkmasıyla sona erer.
Hikaye boyunca seçilecek pek çok tema ve ortak unsur olsa da, Granser'ın dikkat ettiği çok özel bir ayrıntı var: sosyal bölünmeler. Hikaye, dünya kaosa sürüklenirken bile bu gerçeği çokça gündeme getiriyor. En yüksek sosyal sınıftan olanlar, hava gemilerinde tek başlarına kaçarlar. Bu arada, yerdekiler, farklı sosyal sınıflarına hala biraz saygı duyuyor gibi
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Zweig bu romanında tüm duyguları her zamanki gibi çok iyi işlemiş. Baştan sona sizi merak içinde bırakan ve kendini çok iyi okutan bir eser. Kesinlikle tavsiye ediyorum.
Yakıcı SırStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202151,4bin okunma
Stoacı filozof ve oyun yazarı Seneca, Hayatın Kısalığı Üzerine adlı ahlaki makalesinde, en önemli kaynağımız olan zamanımızın yenilenemezliğine dair bize acil bir hatırlatma sunuyor. Potansiyelini sonuna kadar yaşamak isteyen herkesin okuması gereken bir kitap ve hayatınızın kontrolünü nasıl geri alacağınıza ve onu sonuna kadar nasıl yaşayacağınıza dair bir manifesto.
Aslında, belki de Seneca'nın en ünlü sözü şu makaleden geliyor:
Yaşamak için kısa bir zamanımız olduğundan değil, çoğunu boşa harcadığımızdan.
Seneca bizi hırs, tüm zamanımızı başkalarına harcamak ve kötülüğe bulaşmak gibi hayatın çok hızlı geçmesine neden olan sorunları incelemeye teşvik ediyor. Hayatımız iş ve stresle dolu olduğu için gerçekten kısa bir süre yaşadığımızı savunuyor. Zamanımızı nasıl geri kazanabiliriz? Felsefe çalışarak, anlamlı hedefler doğrultusunda çalışarak ve hayattan zevk almayı ertelemeyerek olur.
Denemenin temel derslerine devam etmeden önce biraz arka plan bilgisi verelim: Latince'de bilindiği şekliyle De Brevitate Vitae, aslında Paulinus'a hitaben yazılmıştır. Bu büyük olasılıkla Arelate şövalyesi Pompeius Paulinus'tur ve tarihçiler onu MS 49 civarında tarihlendirmektedir. Makaleyi okurken bulduğumuz şey, Paulinus'un praefectus annonae veya Roma'nın tahıl tedarikini denetleyen memur olduğudur. Seneca, Paulinus'a tahıl arzının hesabını yapmaktan kendi hayatının değerlendirmesine geçmesi için yalvarırken bunu görüyoruz.
Ve eğer Stoacı felsefede yeniyseniz, burada Seneca hakkında biraz bilgi edinebilirsiniz. Seneca, Marcus Aurelius ve Epictetus ile birlikte en önemli üç Stoacı filozoftan biriydi. Ayrıca en acımasız imparatorlardan biri olan Nero'ya danışman olarak hizmet etmesiyle de ünlüdür. En çok bu makalesiyle tanınır ama aynı zamanda daha çok Lucilius'a Ahlaki Mektuplar
7'den 70'e herkesin okuyup etkilenebileceğini düşündüğüm bir kitap. Okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım bile... Zezé'nin haylazlıkları, çektiği acılar, hevesleri, mutlulukları ve koca yüreği...
Kitabın başkarakteri beş yaşındaki Zezé adlı bir çocuk. Brezilya'nın fakir Favela'larından birinde yaşıyor. Kitabın başkarakteri beş yaşındaki Zezé adlı bir çocuk. Çok haylaz ve sürekli birilerinden dayak yiyor. Fakir bir babanın çocuğu ve birkaç kardeşi var.
Keşke bu kitabı okumak için bu kadar geç kalmasaydım. Okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım kitapların arasında yerini aldı. Boyu küçücük ama yüreği kocaman bu çocuğun yaşadıklarını okurken gerçekten çok farklı duygular hissettim.
Kaç yıl geçerse geçsin "Şeker Portakalı" ismini duyunca tebessüm edeceğime eminim. Kesinlikle okunması gereken kitaplardan... Şu an ne hissettiğimi bilmiyorum.
Bu sadece bir kurt ile ilgili bir kitap değil. Bu içinde bilim, sosyoloji, zooloji ve çevrebilimcilik olan bir kitap. Size hayvan ve insan davranışları, doğal yaşamda mücadele, insan ile vahşi hayvanlar arasındaki iletişim gibi şeyleri ortaya koyan bir kitap bu kitap. 7'den 70'e herkesin okuyabileceği ve içinden bir parça bir şeyler alabileceğini düşünüyorum.
İlk 30-40 sayfada karakterleri ve mekanı tanıma üzerine düşünüyorsunuz. O başlangıçtaki mağara ve içine kapanılmışlık hissiyatını Beyaz Diş ile beraber yaşatıyor yazar adeta. Vahşi doğanın ne kadar acımasız ve gerçek olduğuna, her bir sayfada tanık oluyorsunuz.
Kitap olayın içine direkt girmenizi sağlıyor. Bir an bile ne olacağını düşünmeden duramıyor ve kendinizi Kuzey Kaliforniya topraklarlarında soğuk havada soluk soluğa hissetmekten alıkoyamıyorsunuz
Jack London'dan beklediğim tam da buydu zaten. Bu kitabı niye mi okuyun?
Çünkü ne arıyorsan eğer, içinde her şey var. Felsefe, bilim, edebiyat, sevgi ve nefret.
Benim en çok şaşırmama sebep olan şey, Jack London'un nasıl tüm bu hisleri ve felsefeyi bir kurt üzerinden anlatabilmiş olması. Nasıl bu kadar farklı ve derin duyguları hissetmemizi sağlıyor? Bu sorunun cevabını vermek de size kalmış.
İyi okumalar:)