Yüreğin Çin kırmızısı, vernikli odası; zihnin uçuk yeşil ya da felsefe kahverengisi salonu; bedenin, deniz kabuğu pembesi odası; belleğin amberçiçeği kokulu, çok eski dolaplarla dolu tavan arası.
Bazı acı olaylar karşısında hala ağlayabiliyordu, ancak bazı insanların narkozun etkisine girmek üzereyken ağlamaları gibi. Narkoz etkisini göstermeye başlayınca, bir ses,
"Hala acıyor," diye fısıldar; oysa insan hiçliğe yuvarlanmadan hemen önce acı körelmeye başlamıştır ve beden otomatik olarak, aslında acıdan değil, onun anısından yakınmaktadır.
Bir otel odasında yalnızsın. Eh, ne var bunda? İnip barmenle konuşursun ya da bir bardak bira alıp gazeteni okursun. Bu kadar basit. Ancak ben bir otel odasında yalnız kalırsam, bana bir şeyler olur; ışıklar söndürüldüğü zaman çocuklara olan şeyin benzeri. Hayvanlara ve çocuklara. Ama hayvanlar yalnızlıklarını uluyarak kovar, çocuklarsa anababalarını ve ışığı çağırabilirler. Oysa ben...
Böylece, dans kusursuzluğa doğru yol aldı; bu iki kişinin devinimleri arasındaki uyumdan, uzlaşmadan doğan, kadının teslimiyeti, erkeğin egemenliğinden kaynaklanan bir kusursuzluk.
Erkek yorgunsa, kadının dansı vasattı. Eğer olanca dikkatini ona yöneltmişse, kadının dansı muhteşemdi.
Tonla numara biliyor bu romancılar. Mesela Doktor Goebbels; işe böyle başladı... Kurgu yazarak. Herkesin, yüzeyde ne kadar saygın olurlarsa olsunlar, içinde gizlenen bayağı arzulara hitap ediyor. Evet, romancı insanlığı iyi tanıyor; insanların ne kadar değersiz olduğunu, testisleri tarafından yönetildiklerini, korkaklıklarının kararlarında etkili olduğunu, her davayı hırsları yüzünden sattıklarını biliyor... Tek yapması gereken, insanların bam teline basmak; böylece, istediği tepkiyi hemen alıyor. Elde ettiği etki karşısında da yüzünü eliyle gizleyip kıs kıs gülüyor elbette.