Djuna dayanıksız nesnelerden oldu bitti hoşlanmıştı. Sağlam, kunt şeyler onda süreklilik, kalıcılık duygusu uyandırıyordu. Hiçbir zaman sağlam bir ev, dayanıklı mobilyalar istememişti. Bütün bunlar birer tuzaktı. Onlara sonsuza kadar bağlanabilirdin. O, yerinden kolayca oynatabileceği, en küçük bir pişmanlık duymaksızın içeri ya da dışarı sürebileceği dekorları, sahne donanımlarını yeğlerdi. Az sonra dağılıp giderler, sen de herhangi bir şeyi yitirmiş olmazsın. Geride kalan, yaşamayı sürdüren tek şey canlılık, parlaklıktır.
Bu alışılmadık, yabancı deneyimi nasıl yaşayacağına henüz
karar verememişti de, harıl harıl düşünüyordu sanki: Onu içselleştirsem mi yoksa yalnızca tadına mı baksam?
Bir türlü çözememişti: Duygu iplikleriyle, birlikte dokunmuş, bir
yankı gibi birbirini yanıtlayan iki kişi, karanlıkta fosfor gibi ışıyarak birleşmenin kimyasal kıvılcımlarını mı saçıyordu, yoksa biri ötekinin üzerine içsel rüyasının ışıldağını mı tutuyordu?
Yüreğin Çin kırmızısı, vernikli odası; zihnin uçuk yeşil ya da felsefe kahverengisi salonu; bedenin, deniz kabuğu pembesi odası; belleğin amberçiçeği kokulu, çok eski dolaplarla dolu tavan arası.
Bazı acı olaylar karşısında hala ağlayabiliyordu, ancak bazı insanların narkozun etkisine girmek üzereyken ağlamaları gibi. Narkoz etkisini göstermeye başlayınca, bir ses,
"Hala acıyor," diye fısıldar; oysa insan hiçliğe yuvarlanmadan hemen önce acı körelmeye başlamıştır ve beden otomatik olarak, aslında acıdan değil, onun anısından yakınmaktadır.