Tanrılar, Sisifos’u durmaksızın bir kayayı dağın tepesine yuvarlayıp çıkarmaya mahkûm ettiler. Sisifos, kayayı tepeye kadar getirecek, ancak kaya her seferinde kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti.
Yararsız ve umutsuz bir çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, o kadar da haksız da sayılmazlar.
Biri için bilinç, öteki için başkaldırı; her iki durumda da uyumsuzluk yitirilmiştir.
İnsanın yüreğinde öyle yılmaz umutlar vardır ki, en yoksun insanlar bile bazen sonunda yanılsamaya boyun eğerler.
“Hayır,” der fatih, “eylemi sevmem için düşünmeyi unutmam gerektiğini sanmayın. Tersine, inandığımı kusursuzca tanımlayabilirim. Çünkü ona var gücümle inanıyorum, onu açık ve kesin bir biçimde görüyorum.”
“Bunu anlatamayacak kadar iyi biliyorum,” diyenlerden sakının. Çünkü anlatmayı beceremiyorlarsa, ya bilmedikleri için ya da tembellik yüzünden kabukta kaldıkları içindir.
Ben yalnızca kendilerini tüketmeyi amaçlayan ya da kendilerini tükettiklerini bilincimle sezdiğim kişileri seçtim. Bunun ötesi yok.
Şimdilik, yaşamlar gibi düşüncelerin de gelecekten yoksun olduğu bir dünyadan söz etmek istiyorum yalnızca. İnsanı çalıştıran ve çırpındıran her şey umuttan beslenir. Öyleyse, aldatıcı olmayan tek düşünce, kısır bir düşüncedir.
Uyumsuz dünyada, bir kavramın ya da bir yaşamın değeri, kısırlığıyla ölçülür.
Uyumsuzun durumu… İşte, bu durumda yaşamak söz konusu. Birbirlerine dayanıp da bir türlü kucaklaşamayan bu benlik ile bu dünyanın ne üzerine kurulduğunu biliyorum. Bu durumun yaşam kuralını soruyorum, fakat önüme sürülen kural, yaşamın temelini önemsemiyor. Keskin karşıtlığın terimlerinden birini inkâr ediyor, geri çekilmemi emrediyor.
Kendi durumum olarak tanıdığım bu hâlin ne getirdiğini soruyorum. Onun karanlıkla, bilinmezlikle yüklü olduğunu biliyorum. Ama bana, bu bilinmezliğin her şeyi açıkladığını, bu karanlığın da benim ışığım olduğunu söylüyorlar.