Georges Bernanos, bu eserinde klasik anlamda bir hikâye anlatmaz. Olay yok denecek kadar azdır; gerilim ise dış dünyada değil, bir insanın iç dünyasında, neredeyse görünmeyen çatlaklarda ilerler. Bu yüzden kitap, bir roman olmaktan çok bir iç döküm, hatta bir tür ruhsal otopsi gibidir.
Genç bir papazın günlüğünü okuruz; ama aslında okuduğumuz şey bir meslek hikâyesi değil, bir inançla hesaplaşmadır. Papazın karşılaştığı insanlar, köylüler, günahlar… bunların hiçbiri merkezde değildir. Asıl mesele, onun bu dünyayla kuramadığı bağdır. İnsanlara yardım etmeye çalıştıkça onlardan uzaklaşır; Tanrı’ya yaklaştığını düşündükçe ise kendi içindeki boşluk büyür.
Bernanos burada çok tehlikeli bir yere dokunur:
İyilik yapma arzusu ile kendini yüceltme isteği arasındaki o ince, neredeyse görünmez çizgi.
Papazın trajedisi, günahkâr olması değildir. Trajedisi, kendini sürekli sorgulayan, sürekli didikleyen bir bilince sahip olmasıdır. Bu bilinç onu arındırmaz; aksine felç eder. Her davranışının altında bir kibir arar, her iyiliğin içinde bir çıkar ihtimali görür. Sonunda insan, kendi niyetine bile güvenemez hale gelir.
Kitap boyunca Tanrı’nın varlığı değil, sessizliği hissedilir. Dualar edilir ama karşılık gelmez. Bu sessizlik, klasik bir “iman sınavı” olmaktan çıkar ve varoluşsal bir boşluğa dönüşür. Papazın en büyük korkusu Tanrı’yı kaybetmek değildir; aslında hiçbir zaman gerçekten ulaşamamış olmaktır.
Burada eser, Pastoral Senfoni ile derin bir akrabalık taşır. Ancak Gide’deki daha estetik, daha “insani zaaflar” merkezli anlatımın aksine Bernanos çok daha serttir. Gide’de karakter kendini kandırır; Bernanos’ta karakter kendini acımasızca görür ve bu fark, metni çok daha karanlık bir yere taşır.
Dil sade ama yük ağırdır. Gösterişsiz cümlelerin altında sürekli bir çöküş hissi