Sonraki iki gün iki ayrı ayin yönetti, ilki Jean Cornbutte'ün ruhunun huzur bulması için, ikincisi ise çok uzun süredir bedbahtlığın birleştirdiği bu iki nişanlıyı takdis etmek içindi.
Kadına, en yüksek noktalara
çıkabilme olanağının neden verilmediğini ya da neden çok daha önce verilmediğini
anlamak son derece kolaydır.
Sanat, edebiyat, felsefe, dünyayı insanı bir özgürlük üzerinde yeniden kurma denemeleridir: temel alınacak özgürlük, yaratıcının özgürlüğüdür, böyle bir şeye kalkışabilmek için, insanın ilkin kendini, iki anlamlılığa yer bırakmayacak biçimde, bir özgürlük sayması gerekir. Eğitimden ve törelerden gelen kısıtlamalar kadının evren üzerindeki etkisini sınırlandırmaktadır; bu dünyada yer alabilme kavgası fazla sert oldu mu, insanın kendini bu dünyadan kurtarabilmesi düşünülemez; oysa kendimizi bu dünya içinde yeniden yakalamak istiyorsak, ilkin, yüce bir yalnızlık içinde ondan kopup ayrılmamız gerekir.
Kadının kendisi de evlendiği anda, kişisel yaşamının bile sırtından atamayacağı
birtakım görevler yüklendiğine inanmaktadır; kocasının "iyi bir kadın" aldığı zaman sahip olacağı üstünlüklerden yoksun kalmamasını istemektedir: bütün iyi eşler gibi, zarif bir hanım, iyi bir evkadını, iyi bir anne olmaya çalışır. Buysa, kısa sürede tüketici bir niteliğe bürünen bir iştir. Kadın bu görevi gerek eşine duyduğu saygı, gerek kendine sadık oluşundan kabul etmektedir çünkü, daha önce de belirttiğimiz gibi, kadınlık yazgısının dışına çıkamamak için uğraşıp didinmektedir. Bir yandan kendisi olmaya devam ederken, bir yandan da kocasının gölgesi haline gelecektir: kendi yazgısıyla ilgilendiği kadar, hatta ondan da çok, kocasının kaygılarını paylaşacak, onun başarılarına katılacaktır.
Erkek üstünlüğü karşısında saygı duyması gerektiği öğretildiğinden, en önemli yerin erkeğe verilmesi gerektiğine gerçekten inanması da mümkündür. kimi zaman, kendi yerine sahip çıkmaya çalışırken yuvasını bozmaktan da korkar; kendi varlığın olumlama isteği ile hiçleşme eğilimi arasında bocalar, paramparça olur.
Öncelikle Leigh Bardugo’nun dil kullanımı, Grishaverse serisine kıyasla bu kitapta oldukça farklıydı. Kargalar Meclisi gibi kitaplarında çok daha akıcı ve hareketli bir anlatım varken, Dokuzuncu Cemiyet daha ağır ve yoğun bir dil sunuyordu. Bunun çevirmen farkından mı yoksa yazarın bilinçli bir tercihinden mi kaynaklandığını tam olarak bilemiyorum. Başlarda bu beni biraz üzmüştü ama zamanla kitabın atmosferine uygun bir anlatım dili seçildiğini de düşündüm. Yine de bazı bölümlerde bu anlatım tarzı yorucu hâle gelmişti.
Ayrıca başlangıçta karakter isimleri, evren ve cemiyetler beni biraz zorladı. İlk yüz sayfa boyunca okuduğum şeyleri tam olarak kavrayamadığımı hissettim (ilk iki yüz de olabilir) bazı yerlerde sorun bende mi diye düşünüp iki kere okudum ama zordu, cidden zordu. Kitabın sonunda yer alan sözlüğe sık sık dönüp bakmak zorunda kaldım -o sözlük olmazsa hiçbir şey akılda kalmazdı bu arada- Yoğun bilgi akışı nedeniyle zaman zaman /: oldum, özellikle de cemiyetlerin işleyişini anlamaya çalışırken. Tüm bu tantana dışında kitapta sevmedigim bir sey yok. Bu sebeple 3 puanımı kırıyorum ve 7 puanı nereye verdiğime değinmeye başlıyorum.
Öncelikle çok çok objektif davranmaya çalışıyordum ve bu objektiflik buraya kadardı. Ben Bardugo'dan her koşulda razıyım ve muhtemelen ne yazsa okurum. Güvenim büyük olunca hemen tökezlemedim ve sabredip devam ettim, sizin de öyle yapmanız gerekiyor. Çünkü kitap okudukça açılıyor, her şey yavaş yavaş zihninize oturmaya başlıyor.
Edebi açıdan değerlendirdiğimde, Bardugo’nun dünya inşası konusuna büyük önem verdiği çok net bir şekilde görülüyordu. Olayları falan kenara bırakıp evrene bakarsak tam anlamıyla ENFESTI! Gizemli cemiyetler, gotik detaylar, delirmis birinin kaleminden çıkan ürkütücü betimlelerle yalnızca bir hikaye