Hastaların -özellikle de iyileşmesi olanaksız olanların- kaderini ele alın. Bir keresinde, sakat bir gencin yazdığı bir mektubu okumuştum; bir arkadaşına, uzun süre yaşamayacağını, ameliyatın bile bir yararı olmayacağını anlatmış. Ayrıca, ölümü yiğitçe ve onurla bekleyen bir insan tablosu çizen bir filmi gördüğünü yazmış. Genç, ölümü böylesine güzel karşılamanın büyük bir başarı olduğunu düşünmüş. Artık -diye yazıyor- kader ona benzer bir fırsat tanıyordu.
Dostoyevski bir keresinde şöyle demişti: “Beni korkutan tek bir şey var: Acılarıma değmemek.” Kamptaki davranışları, acıları ve ölümleri, son içsel özgürlüğün kaybedilemeyeceği gerçeğine tanıklık eden şahitlerle tanıştıktan sonra, bu sözler sık sık aklıma geliyordu. Bu insanların çektikleri acıya değdikleri söylenebilir; acıya katlanma yolları, gerçek bir içsel başarıydı. Yaşamı anlamlı ve amaçlı kılan şey de, insanın elinden alınamayan işte bu ruhsal (tinsel) özgürlüktür.
Toplama kamplarında yaşayan bizler, o kamptan bu kampa koşan, ellerindeki son ekmek kırıntılarını vererek başkalanı teselli etmeye çalışan insanlan anımsayabiliriz. Sayılan az olabilir, ama bu bile, bir insandan bir şeyin dışında her şeyin alınabileceğini yeterince gösterir: İnsan özgürlüklerinin sonuncusu; yani, belli koşullar altında insanın kendi tutumunu belirlemesi, kendi yolunu seçmesi.
İnsanın, birçok koşullanmanın ve çevresel -ister biyolojik, ister ruhsal ya da toplumsal yapıda olsun- etkenin bir ürünü olduğuna inanmamızı isteyen teori doğru mudur? İnsan, bunların sadece kazara bir ürünü olmanın ötesinde bir şey değil midir?