Önce cuma günü yazdığın mektubu, hemen arkasından da cuma gecesi yazdığını aldım. İlk mektup hüzün doluydu -istasyondayken yüzün böyle hüzünlüydü- aslında mektubun içeriği değildi hüzünlü olan, mektubun eskilerden bahsediyordu, zamanının geçmiş olmasıydı hüzün: O ormanda, arka sokaklarda yaptığımız geziler, yürüyüşlerdi hüzün. Asla, unutulmayacak birlikte yaptığımız o geziler. Taşlı yol boyunca aşağıdan yukarıya doğru yaptığımız o yürüyüş, akşam güneşi altında bulvardan geri dönüşümüz, asla silinmeyecek hafızamdan. Belki hiç silinmeyeceğini söylemek aptalca bir şaka olurdu ama öyle. Bir takım belgeler oraya buraya serpiştirilmiş duruyorlar, okuduğum birkaç mektup, müdürle birbirimize gönderdiğimiz selamlaşmalar (hala işsizim), diğer arkadaşlarımın gönderdikleri ve tüm bunların yanında kulağımın yanında küçük bir çan çınlaması: "O artık yanında değil," tabi bir de cennette bir yerlerde çalan daha büyük bir çan var. "Seni bırakmayacak" diyor sanki, ama küçük çanın çınlaması sürekli kulağımda. Ve bir de akşam mektubu var. Göğsümün soluk alıp verebilmek için nasıl bu kadar daralıp genişleyebildiğini anlayamıyorum, neden bu kadar uzaktasın onu da anlayamıyorum.
Ama şikayet de etmiyorum, tüm bunlar da şikayet değil, hem bana söz vermiştin.
Sayfa 94 - Maviçatı Yayınları