Bugün modern dünyada hâlâ eleştirilen, sınıfların yaş gruplarına göre ayrıldığı, ders zillerinin çaldığı, ezbere dayalı ve "itaati" ödüllendiren "Fabrika Modeli Eğitim Sistemi" (Prusya modeli), o dönemde Rockefeller ve Carnegie gibi sanayicilerin vakıfları tarafından finanse edilerek yaygınlaştırılmıştır. Özetle bu söz; sorgulayan, felsefe yapan ve statükoyu tehdit eden bireyler yerine; mevcut ekonomik çarkları döndürecek, sadık, üretken ve disiplinli "işçiler" yetiştirmeyi amaçlayan endüstriyel eğitim vizyonunun en net ve acımasız itiraflarından biridir.
1000Kitap
Germanofil (Almanseverlik) Alman kültürüne, diline, tarihine ve özellikle Alman disiplini ile devlet yapısına duyulan derin ilgidir. Karakteristik özellikleri, ciddiyet, dakiklik, metodoloji ve "Sturm und Drang" (Fırtına ve Coşku) akımından gelen o derin romantizm ile rasyonalizmin harmanlanmasıdır. İlgi alanları, Klasik müzik (Beethoven, Wagner), felsefe (Kant, Hegel, Nietzsche), teknik bilimler ve askeri stratejidir. Bizdeki karşılığı, İttihat ve Terakkî döneminde en üst seviyeye ulaşmıştır. Prusya tipi askerî eğitim ve devlet disiplini, o dönemin Türk aydınları ve subayları için bir "modernleşme modeli" olmuştur. Frankofil (Fransızseverlik) Fransız kültürüne, yaşam tarzına ve özellikle Fransız entelektüel geleneğine duyulan tutkudur. Karakteristik özellikleri, zarafet, diplomasi, mutfak kültürü, sanat ve "aydınlanma" felsefesi. Frankofiller için Fransızca, dünyanın asıl kültür ve diplomasi dilidir. İlgi alanları:, edebiyat (Balzac, Flaubert, Proust), sinema, moda ve devrimci siyasi fikirlerdir. Bizdeki karşılığı, Tanzimat’tan itibaren "Batılılaşma" denilince akla ilk gelen akımdır. Galatasaray Lisesi (Mekteb-i Sultânî) bu kültürün en önemli kalesi olmuş; Türk edebiyatı ve siyasi düşünce yapısı uzun süre Paris merkezli gelişmiştir. Anglofil (İngilizseverlik) İngiliz geleneklerine, kurumlarına ve Anglosakson pragmatizmine duyulan hayranlıktır. Karakteristik özellikleri, "Common sense" (sağduyu), gelenekçilik ile modernizmin uyumu, soğukkanlılık (stiff upper lip) ve kurumsal sürekliliktir. İlgi alanları, İngiliz edebiyatı (Shakespeare, Dickens), parlamenter sistem, monarşi estetiği, spor (özellikle futbol ve tenis) ve denizcilik kültürüdür. Bizdeki karşılığı, daha çok hariciye (dışişleri) çevrelerinde ve ticaret burjuvazisinde görülür. Daha önce bahsettiğimiz o "eski
1000Kitap
Reklam
I. Wilhelm ve Bismarck arasındaki tarihsel kesişme, modern devletin doğum sancılarını ve "hukuk" ile "güç" arasındaki o ezeli çatışmayı çok net gösterir. Bu tablo, aslında monarşinin o eski "Tanrısal" iddiası ile yükselen burjuvazinin "anayasal" taleplerinin nasıl bir çıkmaza girdiğini gösteriyor. Askeri reform krizi, aslında bir teknik bütçe meselesi değil, egemenliğin kimde olduğu kavgasıydı. Liberallerin korkusu, eğer parlamento askeri bütçe üzerindeki denetimini kaybederse, Prusya bir "anayasal monarşi" olmaktan çıkıp tamamen bir "askeri diktatörlük" haline gelecekti. Kralın paradoksu, I. Wilhelm, Königsberg’de giydiği o hayali taca (Tanrısal inayet) o kadar inanmıştı ki, ordunun modernizasyonu için "halkın temsilcilerinden" izin almayı onur kırıcı buluyordu. Kral istifa mektubunu yazarken Bismarck’ın "Ben sizin sadık hizmetkârınızım ve parlamento ile mücadeleye hazırım" diyerek ortaya çıkması, Prusya tarihini değiştirdi. Bismarck’ın bu krizdeki hamlesi bir hukuk dehası (ya da kurnazlığı) örneğidir. Boşluk Teorisi (Lückentheorie); Bismarck, anayasada "Kral ve Parlamento bir bütçe üzerinde anlaşamazsa ne olacağı"na dair bir madde olmadığını fark etti. Bu "boşluğu", kralın icra yetkisini kullanarak parlamentoyu bypas edip vergileri toplamaya devam ederek doldurdu. Liberaller anayasa için sokağa çıkmaya cesaret edemeyince, Bismarck orduyu parlamentonun parası olmadan modernize etti. Bismarck’ın en büyük kumarı "Eğer savaş kazanırsam, kimse bütçeyi nasıl topladığımı sormaz." 1866’da Avusturya’ya karşı kazanılan Sadowa zaferinden sonra, o güne kadar ona "diktatör" diyen liberaller, milliyetçi sarhoşlukla Bismarck’ın geçmişteki tüm hukuksuzluklarını bir "aklama yasası" (Indemnitätsgesetz) ile geriye dönük olarak onayladılar. I. Wilhelm’in o "aç gözlü" ve Tanrısal
Alıntı
Bismarck ve Cavour, "yukarıdan aşağıya" bir devrimle monarşilerini devasa güçlere dönüştürdüler; ancak bu başarı, aynı zamanda o monarşilerin sonunu hazırlayan yapısal bir zehri de damarlara enjekte etti. Metternich’in statükosunu yıkan o "milliyetçi zekâ", monarşiyi bir araç olarak kullandı ama monarşinin kutsallığını (meşruiyetini) ortadan kaldırıp yerine "ulusun gücünü" koydu. Bismarck, Prusya Kralı'nı Alman İmparatoru yaptı (1871), ancak bunu yaparken Prusya'nın o eski, içine kapalı, muhafazakâr ruhunu modern bir askeri-endüstriyel kompleksin içine hapsetti. Bismarck, otoritesini o kadar merkezileştirdi ki, sistem ancak onun gibi bir "denge ustası" varken işleyebiliyordu. O gidince, yerine gelen II. Wilhelm gibi "aç gözlü" ve vizyonsuz hükümdarlar, Bismarck’ın kurduğu o hassas dişlileri (ittifak sistemini) bir dünya savaşının ateşine atarak parçaladılar. Milliyetçilik bir kez sokağa indiğinde, artık kralların "Tanrısal hakkı" yerini kitlelerin taleplerine bıraktı. Hohenzollern hanedanı, Bismarck'ın kazandığı zaferlerin altında kalarak 1918'de tarihe karıştı. Cavour, Piyemonte (Sardinya) Krallığı'nı İtalya’nın lokomotifi yaparken aslında kuzeyin sanayisiyle güneyin feodalizmini bir "zoraki evliliğe" zorladı. Piyemonte Kralı II. Victor Emmanuel, İtalya’nın kralı oldu ama güney İtalya bu süreçte adeta Piyemonte’nin bir sömürgesi haline geldi. Bu dengesizlik, İtalya’da hiçbir zaman tam bir toplumsal barış sağlamadı. Krallığın bu "aç gözlü" ve beceriksiz yönetimi, I. Dünya Savaşı sonrasındaki kaosu yönetemedi. Savoya hanedanı, kendi koltuğunu korumak için Mussolini’ye teslim oldu ve bu teslimiyet, 1946’da İtalyan halkının monarşiyi bir referandumla çöpe atmasına neden oldu. Metternich döneminin o durağan ama "istikrarlı" feodalizmi, Bismarck ve Cavour’un pragmatik
1000Kitap
Metternich’in Viyana Kongresi (1815) ile kurduğu "Restorasyon" düzeni, tıpkı bugün bahsettiğimiz o küresel statüko gibi, zamanı durdurabileceğini ve devrimci dalgaları statik bir baskıyla bastırabileceğini sanıyordu. Ancak tarih, statik yapıların dinamik zekâlar ve toplumsal zorunluluklar karşısında ne kadar çabuk parçalandığının örnekleriyle dolu. Bismarck (Prusya) ve Cavour (Piyemonte) örnekleri, bugün tartıştığımız o "küresel sömürgeci/güvenlikçi" yapıların nasıl bir içsel ve dışsal baskı altında çatlayabileceğine dair çok önemli dersler veriyor. Metternich, Avrupa’yı "eski rejim" (ancien régime) kodlarıyla dondurmaya çalışırken, Cavour ve Bismarck sahneye "Realpolitik" ile çıktı. Cavour ve Bismarck, değerlere veya kutsal ittifaklara değil, somut güce ve sanayiye dayalı bir birleşmeyi savundu. Metternich’in temsil ettiği Avusturya-Macaristan’ın o hantal, çok uluslu ve feodal yapısı; önce Garibaldi ve Cavour ardından Bismarck’ın modern, sanayileşmiş ve milliyetçi Prusya disiplini karşısında Sadowa’da (1866) çöktü. Bu, bugünün "hantal ve bürokratik" Batı bloklarının, enerji ve teknoloji tabanlı yeni güç odakları karşısında yaşayabileceği sarsıntıya çok benziyor. Almanya ve İtalya’nın siyasi birliğini sağlaması, Avrupa’daki güç dengesini kökünden sarstı. Fransa (III. Napolyon)'nın Bismarck karşısında aldığı ağır yenilgiyle (Sedan), kıtadaki mutlak hakimiyetini yitirdi ve içsel bir istikrarsızlığa sürüklendi. Britanya, "Muhteşem Yalnızlık" (Splendid Isolation) politikasını terk etmek zorunda kaldı. Çünkü artık karşısında denizlerde ve sanayide kendisini tehdit eden devasa bir kara gücü (Almanya) vardı. O dönemin "kırılgan enerji bağımlılığı" kömür ve demirdi. Bismarck, bu kaynakları kontrol eden bir gümrük birliği (Zollverein) üzerinden prenslikleri birbirine
1000Kitap
hamdi akyol, 27/X/١٤٤٧ târiixli tw gönderisi: ""Bir kitabı "asıl dilinden" tercüme etmenin TEK BAŞINA tercih sebebi olamayacağına dair güzel bir örnek çıktı karşıma: 19. yüzyıla ait bir kitabın Almanca aslından yapılmış tercümesinin redaksiyonuyla meşgulüm. Mütercim bütün "X mil" ibarelerini metinde aynen tercüme etmiş. "Falan yerden filan yere 1 millik mesafe..." diyor mesela. Oysa Almanca metinde geçen "Meile" mefhumu, bugün aşina olduğumuz takriben 1,6 kilometrelik İngiliz kara mili (statute mile) değildir. 19. asır Alman tarihçilerinin metinlerinde kullandığı "Alman coğrafi mili" (Deutsche geographische Meile) yahut Prusya mili, takriben 7,4 ila 7,5 kilometreye muadildir. Yani eski bir Alman mili, bir İngiliz milinin neredeyse dört buçuk katı uzunluğunda. Demek ki bir eserin tercümesini asıl dilinden yapmak kadar, bu tarihî detaylara da vâkıf olmak gerekiyor.""
Reklam
Reklam