…Birine sarıldığınızda, omuzlarının titrediğini, gözyaşlarının göğsünüze aktığını hissettiğinizde… Bırakmak istemezsiniz. Ne fiziksel olarak ne de duygusal olarak. O kişiyi hayatınız boyunca kollarınızda tutmak, bu dünyanın tüm acılarından korumak, yokluklarını asla hissetmeyecekmiş gibi davranmak istersiniz. Çünkü gerçeği bilirseniz, yani sevmenin bedelinin eninde sonunda yas tutmak olduğunu bilirseniz kimseyi sevemezsiniz. Asla bu tuzağa düşmezsiniz. Ama bir kez düştüğünüzde —aklınıza, mantığınıza rağmen birini ya da bir şeyi sevdiğinizde— bırakmak istemezsiniz.
Adelaide Williams doğum günlerini çok severdi. Hem de hepsini. Bunun kısmen kapitalizmin bir oyunu olduğunu biliyordu elbette. Ama hediyeler ve balonlardan çok bir insanın dünyaya geldiği günü kutlama fikrine bayılıyordu. “Ne kadar harika bir şey bu.” diye düşündü. Yılda bir kez sevdiğimiz insanlara bakıp, “Burada olduğun için çok mutluyum. Bu dünyada, tam da şu anda.” deme fırsatı buluyorduk.
Dibe vurmanın en tuhaf yanı nedir biliyor musunuz? Bir kez dibi gördüğünüzde bir daha asla yüzeye çıkamıyor olmanız. O uğultu, o düşme hissi asla sona ermiyor, her aşamada “Galiba buraya kadarmış.” diye düşünüyorsunuz.
klasik eserlerden olduğu için dili bana biraz ağır geldi, özellikle uzun betimlemeler bir süre sonra yordu. 350 sayfalık bir kitabın son 5 sayfasında beklediğim hareketin başlaması oraya gelene kadar “hadi artıkkkk” dedirtti, zor bitirdim. sonu da istediğim gibi olmadı ama mutlu bir bitiş olmaması da bence gerçekçi, yasak bir aşkın toplum baskısıyla çıkışsız kalışını net bir şekilde hissettiriyor. üzülerek kapattım kitabı. :(
EylülMehmet Rauf · Kitap Zamanı Yayınları · 201149,9bin okunma