Umberto Eco’nun Foucault Sarkacı romanı 1988 yılında yayınlanmış. Yayınlandığı günden itibaren edebiyatın en yoğun, en karmaşık ve bir o kadar da ironik metinlerinden biri sayılıyor. Eco bu romanında, insan zihninin anlam yaratma açlığını, rastlantıları bile “gizli plan” haline getirme eğilimini, tarihsel ezoterik geleneklerin hem cazibesini hem de tehlikesini incelikle işlemiş. Bize sordurduğu en temel sorulardan biri şu: İnsan neden irrasyonel inançlar üretir ve neden bunlara inanır?
Romanın anlatıcısı Casaubon (George Eliot’un Middlemarch’ında da bu isimle bir karakter varmış, o kitabı okumadığım için burda bir gönderme varsa da ben anlamadım) doktora tezini Tapınakçılar üzerine hazırlayan, başta tamamen rasyonel ve eleştirel bir bakış açısıyla hareket eden bir karakter. Ezoterik gelenekleri ve komplo teorilerini ciddiye almıyor; onları yalnızca tarihsel malzeme ve entelektüel araştırma nesnesi olarak görüyor. Ancak roman ilerledikçe bu mesafeli rasyonalizmin yerini, anlam arayışının tuzağına düşme riskinin aldığını görüyoruz.
Diğer önemli karakter Belbo, çocukluğunu savaş sonrası İtalya’da yaşamış. Faşist yönetimin baskıcı yılları, ardından gelen partizanların hâkimiyeti ve ideolojik çalkantılar onun benliğini, kişilik yapısını derinden etkilemiş. Belbo’nun anıları, romanın ezoterik tartışmalarının yanında bir tarihsel gerçeklik zemini oluşturuyor. Belbo özelinde gizli planlara inanma ihtiyacının sebeplerinden birini görüyoruz. Kaotik, güvensiz ve şiddet dolu bir dünyada büyük bir plan fikri insanlara güven ve bütünlük hissi veriyor.
Eco bizi roman boyunca adeta ezoterizm bilgi yağmuruna (yağmur da ne, dolu, sel, tipi... :)) maruz bırakıyor. Tapınakçılar, Cizvitler, Gül-Haççılar, Kabala, hermetizm, okült semboller, simya, astroloji, masonluk… Listenin ucu bucağı