Kimi zaman ormanlarla çevrili su kenarında, tek başına, adeta kaybolmuş gibi duran, duvarlarını yıkayan ırmaktan başka hiçbir şeyi görmeyen bir kır evi çıkardı karşımıza. Düşünceli yüzü ve şık tülleri yöreye ait olmayan, oraya büyük olasılıkla, yaygın deyimle "gömülüp kalmaya", kendi adını ve özellikle kalbine sahip olamadığı kişinin adını orada kimselerin bilmediğinden emin olmanın acı zevkini tatmaya gelmiş genç bir kadın belirirdi pencerede, kapının önüne bağlı bir kayıktan ötesini göremezdi bulunduğu yerden. Kıyıdaki ağaçların arkasından geçen insanların seslerini duyduğunda, başını dalgın dalgın kaldırırdı; bu insanların, hayatlarında, o sadakatsiz şahsı hiç tanımadıklarını ve tanımayacaklarını, geçmişlerinde onu hatırlatabilecek hiçbir şeyin olmadığını ve gelecekte de olmayacağını, daha yüzlerini bile görmeden, kesinkes bilirdi. Genç kadının, bu vazgeçişi içinde, sevdiğini en azından görebileceği yerleri bırakıp onu hiç görmemiş yerlere isteyerek geldiği hissedilirdi. Bense onu, sevdiğinin geçmeyeceğini bildiği bir yolda yaptığı yürüyüşten dönerken görür, lüzumsuz zarafetteki uzun eldivenlerini, kaderine razı olmuş ellerinden çıkarışını seyrederdim.