Zembilfiroş hikayesi
Zembilfiroş, Kürt sözlü edebiyatının (dengbêjlik geleneğinin) en köklü, en hüzünlü ve destansı aşk hikayelerinden biridir. Kelime anlamı olarak "Zembilfiroş", Kürtçede "Sepet Satıcısı" (Zembîl: Sepet, Firoş: Satıcı) demektir. Hikaye, sadece beşeri bir aşkı değil; sadakati, nefis mücadelesini ve inancı anlatır. Genellikle Diyarbakır (Farqin/Silvan) veya Mardin civarında geçtiği kabul edilir. İşte o etkileyici hikaye: Saraydan Dervişliğe Uzanan Yol Zembilfiroş, asıl adıyla Mir Said, çok zengin, güçlü ve yakışıklı bir bey oğludur. Hayatını lüks, av partileri ve eğlence içinde geçirmektedir. Ancak bir gün ava çıktığında, tesadüfen bir mezarlığa yolu düşer. Orada bir mezarcının insan kemiklerini toprağa yerleştirdiğini görür. Bu manzara Mir Said’in içinde derin bir varoluşsal krize yol açar. "Dünya malı, şan, şöhret geçicidir; baki olan tek şey ölümdür" diyerek her şeyi geride bırakmaya karar verir. Sarayını, servetini, makamını terk eder. Eşini ve çocuklarını yanına alarak bir derviş gibi yollara düşer. Geçimini sağlamak için de kamışlardan sepet (zembil) örmeyi öğrenir. Artık o, şehir şehir gezip sepet satan Zembilfiroş'tur. Gülhatun'un Aşkı ve Nefis Mücadelesi Zembilfiroş'un yolu bir gün rızkını ararken Diyarbakır’ın Silvan (Farqin) kalesine düşer. Sokaklarda "Zembîl firoş im, zembîl firoş im..." (Sepetçiyim, sepetçi...) diye haykırarak gezerken, kalenin burçlarındaki sarayın penceresinden o dönemin beyinin eşi olan Gülhatun onu görür. Gülhatun, Zembilfiroş’un asil duruşuna, yüzündeki nurani güzelliğe ve sesine ilk bakışta vurulur. Hemen hizmetçilerini gönderip sepet satın alma bahanesiyle onu saraya çağırtır. Zembilfiroş saraya girdiğinde, Gülhatun ona aşkını ilan eder. Ona dünyalık tüm zenginlikleri, altınları, saray hayatını yeniden sunmayı vadeder; tek bir
Kurmancî
Kairos…
Sen benim Kairos'um oldun; tam yakaladığımı sandığım anda geçip gittin. Kairos, Yunan mitolojisinde fırsatın ve doğru anın sembolüdür. Derler ki alnındaki saçı yakalayabilirsen fırsatı yakalarsın; ama geçip gittikten sonra arkası kel olduğu için onu bir daha tutamazsın.
1000Kitap
Reklam
Hititler: Bozkır kökenli olmayan bir Hint-Avrupa halkı mı, yoksa genetik Anadolu paradoksunu nasıl çözecek? Hititler, insanlığın dilsel tarih öncesi döneminde eşsiz bir yere sahiptir. En eski yazılı kayıtlar olan Hattuşa çivi yazısı tabletleri (MÖ 1650 civarı) ile kanıtlanan dilleri, Hint-Avrupa ailesinin bir kolunun ikinci milenyumda Orta Anadolu'da yerleştiğini göstermektedir. Ancak, bu popülasyonların antik DNA'sı nihayet dizilendiğinde, çarpıcı bir anormallik ortaya çıktı: Hitit dönemi bireyleri de dahil olmak üzere Bronz Çağı Anadolulular, Kuzey Avrupalılardan Hint-Aryanlara kadar diğer tüm Hint-Avrupa popülasyonlarını karakterize eden bozkır atalarının (Doğu avcı-toplayıcı veya EHG sinyali) neredeyse hiçbir izini taşımıyordu. Hint-Avrupa dili konuşan ancak bozkırın genetik işaretinden yoksun bir halk: Bu, uzun zamandır Hint-Avrupa kökenlerinin bozkır teorisine karşı en ciddi itiraz olarak kabul edilen Anadolu paradoksudur. Bu makale, Global25'te bu paradoksu doğrudan rakamlarla belgeliyor ve ardından üç araştırma dalgasının (Damgaard 2018, Lazaridis'in Güney Yayının 2022'si ve Hint-Avrupalıların kökeni üzerine 2025'te yayınlanacak önemli makale) bunu sadece doğrulamakla kalmayıp nasıl çözdüğünü gösteriyor. Anahtar tek bir cümlede özetlenebilir: Hititler Yamnaya'dan değil, bozkırın güneyinde bulunan ve EHG bileşeninin bozkır soyuna aşılanmasından önce ayrılan daha eski bir ortak atadan gelmektedir. Bozkır sinyalinin yokluğu teoride bir kusur değildir: bu, Hint-Avrupa ağacının en eski dalının tam işaretidir. Anahtar Noktalar Hititler (kendilerine Nesa şehrinden sonra Nesili adını vermişlerdir) yazılı olarak belgelenen ilk Hint-Avrupa nüfusudur. İmparatorlukları, yaklaşık MÖ 1650 ile 1180 yılları arasında Hattuşa'dan (günümüz Boğazkale'si) Orta Anadolu'ya hakim
yek e ser bi zêr e kofîker e, awirşewat e kemaltêşirê, naazik û nazelîn a gelekî xwîn şerîn a sing û berê wî çawa spîna weka wî pembû yê dora adana tu dibêjî qasê gundîya, devê kevanê jênîna wê dirêjke sorkere micara serê wî zirava ya mimkê wî nîna, diranê wî hur in birincî na raman anîna mical a, bejn û bala wî tu nîn a yekî ewqa çavreşê, dem bi gulê , bejnzirav a, xwînşerina kû herro devê derîya mirov, weka farza mêjê, wellê te ez xwe dîya pîrka dîya xwe gao, weylê minê bi kurbano çiqa xeberê te xweş in xwîna te şîrîna bawer bike ewê ku seyrê ramûsanekî xêra xwe bidî bila kalê zamên be, nexweş e panzdeh sala be, birrîndarê sî û se xençerê be, riha wî navikî be, bê tawî be, marazgirtî be, kuhûkî be, eş û belayê hemû dinya lê bin, hevna êş û bela wî erdê tinîna, ewqa yekî kewalxizalê, çavreşî dem... axir zehf tazêya!!
Kairos
Bu kitabı hiç sevmedim
“ben sadece kendi içimde yol alıyorum; başka bir yere gittiysem, kendimi görmek içindi.” manuel de barros
Alıntı
Reklam
Reklam