İnsan bütün yaşamını iki kere iki peşinde geçirir, bu uğurda denizler aşar, hayatını harcar, fakat yemin ederim, arayıp grrçekten elde etmekten korkar. Çünkğ onu bulur bulmaz artık erişecek şeyi kalmayacağını bilmektedir.
Kırk yaşından fazla yaşamak ayıptır; bayağılık, hatta ahlaksızlıktır! Tüm samimiyetinizle, dürüstçe söyleyin, kırk yaşını kim geçer? Ben söyleyeyim size: Aptallarla namussuzlar. Bunu tüm ihtiyarlara, o saygıdeğer, ak saçlı, mis kokulu ihtiyarların yüzüne de söylerim! Buna hakkım var, çünkü ben de altmış yaşına kadar yaşatacağım. Hatta yetmişe kadar! Seksenimi bulacağım!.. Durun! Müsaade edin de biraz soluk alayım...
Öncelikle bu kitaptan bu kadar fazla ders çıkarabiliceğimi düşünmüyordum. Başlarda çok sevemeyip bırakmaya bile yeltendim, fakat iyi ki bırakmamışım çünkü gerçekten çok beğendim diyebilirim.
Yazarımızın yaşlı bir insanla tanışmasından ve bu insanın hayat hikayesinden bahsediyor kitabımız. Çin'e yeni komünist düzen geldiği süreçleri anlatıyor ve burada komünizmin aslında o kadar da kolay uygulanamadığını, zenginlerin verdiği mücadeleyi anlayabildiğimiz gibi; fakirin başta mutlu olmasını, fakat sonrasında fakirin de sıkıntı yaşadığını görebiliyoruz.
Açıkçası beni en derinden etkileyen şey ölümün ne kadar hızlı geldiği oldu diyebilirim. Ölümü bu derece basite indirmek iyi mi kötü mü bilmiyorum, fakat şunu daha iyi anladım sanırım; annelerimiz babalarımız hep "beni sen gömüceksin" gibi cümleler kurarlar ya, gerçekten hayatın neler getireceği, yaşamanın neler getireceği belli olmuyor.