"Peki ben neden anne kaybını kabullenemiyorum? Anne kaybını kabulleniyorum da annemin kız çocuğu kaybını kabullenmesini mi kabullenemiyorum acaba?’’
Esasen romanda annesini kaybetmiş bir çocuğun üzüntüsünü değil, annesinin kendisini hiç bulamamış, belki de hiç gerçekten "görmemiş" olmasının bıraktığı derin bir yas ve hayal kırıklığını okuyoruz.
Anne kaybının ne kadar gerçek ve acı olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz. Oysa annenin bir kız çocuğunu kaybettiğini kabul etmesi, varoluşunu, kimliğini, duygularını, ihtiyaçlarını bir anlamda yok saymak gibi. Bunu kabul etmek çok daha zor olmalı… Çünkü burada söz konusu olan fiziksel bir yokluk değil, var olduğun halde görülmemek, hissedilmemek, anlaşılmamak.
‘’Onun hem arzusunu hem de korkaklığını gördüğüm için sonrasında benden nefret etti.’’
Bir kız çocuğu annenin kırılganlığını görürse, o artık sadece çocuk değildir. Tanıktır. Aynadır. Anne, o aynada kendini gördüğü için utanır, savunmaya geçer ve çocuğu suçlar. Çünkü suçlamak, görmezden gelmekten daha kolaydır.
Gelelim değerli vazoya.. Değerli bir şeyi kırmak, annenin bastırdığı, görmezden geldiği, ama artık taşıyamadığı bir içsel yükün dışavurumu olduğunu anlayabiliyoruz; bastırılmış öfke, kontrol edemediği duygular, ya da kendine bile itiraf edemediği pişmanlıklar…
Johanna, sen bir çocuktun ve ona ayna tuttun. O ise bu aynada gördüğünden tiksindi. Ama aynayı yere çalamadı. O yüzden seni kırdı. Çünkü seni susturmak, kendini susturmanın bir yoluydu. Çünkü senin varlığın onun bastırdığı gerçeklerin tanığıydı.
Ama sen aynı zamanda onun hiçbir zaman bu arzularının peşinden gidemeyeceğini de gördün.
Onun nasıl vazgeçtiğini, nasıl bastırdığını, nasıl boyun eğdiğini… Onu kahreden şey, sadece arzularının olması değil; onları hayata geçirecek cesaretten yoksun oluşuydu.