Gül

Gül
@qull
İçinde çok acı saatler geçirmiş olmama rağmen küçük odamdan âdeta hüzünle ayrıldım. Mektepte bize bir şiir ezberletmişlerdi. İnsan, yaşadığı yerlerde beraber bulunduğu insanlara görünmez ince tellerle bağlanırmış; ayrılık vaktinde bu bağlar gerilmeye, kopan keman telleri gibi acı sesler çıkarmaya başlar, her birinin gönlümüzden kopup ayrılması, bir ayrı sızı uyandırırmış. Bunu yazan şair ne kadar haklıymış!
Sayfa 207·Kitabı okudu
Reklam
Meryem bu son dakikalarında neler hissedeceğini çok merak etmişti. Ama gözlerini kapatınca, içini dolduran şey hayıflanma, yazıklanma değil, engin, geniş bir huzur oldu. Bu dünyaya gelişini anımsadı; yoksul bir köylünün haram çocuğu, istenmeyen bir şey, acıklı, teessüf edilen bir kaza. Yabani bir ot. Şimdi bu dünyayı bir dost, bir yoldaş, bir koruyucu olarak terk ediyordu. Bir anne olarak. Nihayet önem kazanmış bir birey olarak. Hayır. O kadar da kötü sayılmaz, diye düşündü. Bu şekilde ölmek. O kadar da fena değil. Gayri meşru başlamış bir hayat, meşru bir biçimde noktalanıyordu.
Sayfa 437·Kitabı okudu
Bir gün, yine böyle yatarlarken, "Ahmet gerçek bir önder olacaktı," dedi. "Onda lider karizması vardı. Yaşı onun üç katı olanlar bile, saygıyla dinlerdi onu, Leyla. Görülecek şeydi. Ya Nur. Ah, Nur'um benim. Sürekli çizim yapardı; binalar, köprüler çizerdi. Mimar olacaktı, biliyor musun? Yaptığı tasarımlarla Kabil'i bambaşka bir yere dönüştürecekti. Şimdi, ikisi de şehit düştü; oğullarım şehit oldu." Leyla kıpırdamadan yatar, dinlerdi; keşke Anne onun, Leyla'nın şehit olmadığını, hâlâ yaşadığını, yanında olduğunu, umutları, bir geleceği olduğunu fark etseydi. Ama Leyla kendi geleceğinin, ağabeylerinin geçmişiyle boy ölçüşemeyeceğini biliyordu. Yaşarken kızı gölgede bırakmışlardı. Ölümleriyle de yeryüzünden tamamen silmişlerdi. Anne şimdi onların hayat müzelerinin müdürüydü, Leyla ise yalnızca bir ziyaretçi. Onlara ait efsanelerin doldurulduğu bir kap. Anne'nin mürekkeple, onların destanını yazdığı bir parşömen.
Sayfa 165·Kitabı okudu
Haddini bilmeyip de ay tanrıçasına âşık olan çobana verilen cezayı biliyor musunuz?" "Hayır, duymadım" cevabını verdi. Tam da öyle tahmin etmiştim. “Tanrıların çobana verdiği ceza kaderini bilmekti" dedim. "Gelecekte neler yaşanacağını, yarın ne olacağını bilmek! Bundan daha korkunç bir ceza yoktur dünyada. Ölümden beter bir ceza vermek istedikleri için, tanrılar böyle bir şey düşünmüşler. Annemle babam da kaderlerini bilselerdi bir dakika olsun huzura eremezlerdi. İnsan soyu zayıf, kırılgan, ölümlü, her türlü hastalığa, kazaya, acıya açık ama kendini avutarak yaşıyor, bunları unutuyor. Işte anahtar kelime bu; hayatın özü, büyük sırrı; olmazsa olmazı: Unutmak. Eğer unutmak diye bir şey olmasaydı, yaşam da olmazdı. Insan, unutmadan hayatını sürdüremez."
Sayfa 31·Kitabı okudu
Alıntı
İnsanların duygularını, çeşitli durumlarda neler hissettiklerini öğrenmek istiyordum. Birini sevince ne olur veya kızınca nasıl bir duyguya kapılırlar, bunları bilmem gerekiyordu. Çünkü İstanbul'dan uzaklaşmış olsam bile yine de insanlarla bir arada yaşıyordum. Duyguları anlamadan yaşamam olanaksızdı. Bu eğitimi ancak edebiyat sağlayabiliyordu.
Sayfa 20·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam