Karşıda son derece donuk ışıkların altında, nehrin üzerinde bir köprü görülüyordu. Orası sınırdı. Uyuşmuş duyguları, bu sözcüğünnlamını kavramaya çalışıyordu. Burada, bu tarafta insanların yaşamasına izin vardı; buradaki insanlar nefes
alabiliyor, özgürce konuşabiliyor, istediklerini yapabiliyor, ciddi işlere hizmet edebiliyorlardı; ancak köprünün öte yanında, sekiz yüz metre ötede tıpkı bir hayvanın iç organlarının çıkarılıp alınması gibi insanların istekleri, arzuları içlerinden sökülüp alınıyordu; insanlar orada yabancı insanlara itaat etmek ve hiç tanımadıkları yabancı insanların kalbine bıçak saplamak zorundaydı. Ve tüm bunların arasında iki kirişin üzerindeki on düzine ahşap kazık üzerine kurulmuş şu küçük köprü vardı.