Bu dünya soğuk.
Rüzgâr genelde ters yöne eser.
Limon ağaçları kurur.
Bahaneler hep hazırdır.
Güzel günler çabuk geçer.
İçimiz hep bir hoşçakal ülkesi.
ACZ
Bu şiiri ne zaman okusam içimi korku kaplar. İnsanın hayatı bir günde değişebilir ve böyle bir durumda istemsiz olarak yapacağımız ilk şey herhalde alışmak olur. Yazar distopik öyküsünde biraz da bunu anlatmak istiyor. Bunu yaparken de işe ilk önce bizi farklı yazım tarzına alıştırmakla başlıyor. Noktalar eksik, kesme işareti yok, konuşmalar birbiriyle iç içe geçmiş. İlk sayfayı okurken kafanız karman çorman oluyor ama ikinci sayfada tamamen alışmış oluyorsunuz. Yazarın yazım tarzını gereksiz bulanlar da var ama ben saygı duyulmasından yanayım.
(: ɯnpɹnʞo ɐszɐʎ ǝp sɹǝʇ
Kitap içerik olarak bana Sineklerin Tanrısı kitabını hatırlattı. İki kitabın yazarının da Nobel ödüllü olması da benzer özellikleri. Ancak William Golding ülkesinde "Sir" ünvanına layık görülürken, José Saramago kilise tarafından aforoz edilmiş ve ülkesini terketmek zorunda kalmıştır. Bir diğer farklılık ise analiz edilen yaş grubu. Sineklerin Tanrısı' nda karakterlerin hepsinin çocuklardan oluşmasına karşın Körlük'te sadece bir tane çocuk var ve ön planda değil.
Gelelim José Saramago'nun distopik dünyasına. Adı bilinmeyen bir ülkede mevcut düzen ve yasalara alışmış farklı sosyal statüden kimseler, insanlığın ilk varolduğu mağara yaşantısına döndürülmek isteniyor. Bunun için toplumun tüm kutuplarını etkileyip karantinada bir araya gelmelerini sağlayacak bir bulaşıcı hastalık kurgulanıyor. Bu hastalığa yakalananlar karantina altına alınıyor. Öyle bir hastalık ki öldürmeyecek ama süründürecek; işte bu hastalık beyaz ve bulaşıcı körlük oluyor. Karantinaya alınan körlerin kapısında askerler nöbet tutuyor, olur da kaçmaya çalışan olursa ölümle