Ona bedenim hasta olsaydı sorun olmayacağını, kafamın hasta olmasındansa bedenimin hasta olmasını yeğlediğimi söylemek istedim. Ama öylesine çapraşık ve yorucu geldi ki bunu anlatmak, hiçbir şey söylemedim. Yalnızca biraz daha gömüldüm yatağıma.
O zaman anladım ki bedenimin, kendimi kurtarmak için, en can alıcı saniyede ellerimin gücünü kesmek gibi bir yığın ufak hilesi var. Oysa bütün karar bana ait olsa, bir an meselesiydi ölmem.
Kafamda akıl namına ne kalmışsa onu kullanarak bedenimi tuzağa düşürmem gerekiyordu. Yoksa beni elli yıl boyunca o ahmak kafesinde hiçbir anlamı olmayan bir yaşama mahkûm edecekti. Ve annem dilini ne kadar tutarsa tutsun, aklımı yitirdiğimi herkes ergeç anlayacak ve annemi, tedavi edileceğim bir tımarhaneye kapatılmam gerektiğine
inandıracaklardı.
Ama benim hastalığınım tedavisi yoktu.
Sanki asıl öldürmek istediğim şey o derinin altında ya da başparmağımın altında atan o ince mavi damarda değil, başka bir yerde, daha derinde, daha gizli ve ulaşması çok daha güç bir yerdeydi.