“Demişsin ki: “Bazen camiye giderim, orası gölgeliktir, güzel uyku çekilir.”
-Sadece Rabbi’yle barış içinde olan bir adam ibadethanede rahatça uyuyabilir.”
Monte Cristo Kontu’nu bitirdiğimde, geride yalnızca tamamlanmış bir hikâye değil, uzun süredir zihnimde taşımadığım türden bir anlatı deneyimi kaldı. Uzun zamandır daha çok modern ve postmodern kurguya yakın metinler okuduğum için, klasik anlatının belirgin olay örgüsüne, her şeyi bilen anlatıcısına ve ahlaki netliğine yeniden temas etmek benim için fark edilir bir deneyim oldu. Roman boyunca yalnızca olayları değil, metnin okurdan talep ettiği sabrı, bilinçli biçimde doğrusal ilerleyen anlatı ritmini ve karakterlerin açık biçimde konumlandırılmış niyetlerini de izlemeye çalıştım.
Hikâye ilerledikçe artan karakter sayısı ve karmaşık ilişkiler ağı, klasik kurgunun geniş dünyasını kurma arzusunun bir sonucu olarak şekillendi. Tesadüflerin anlatıyı ileri taşıyan bir unsur olarak sıkça kullanılması, iyilerin ödüllendirilip kötülerin cezalandırılmasıyla kurulan ahlaki denge ve anlatıcının zaman zaman okura doğrudan bilgi vermesi, romanın ait olduğu geleneğin bilinçli tercihleri olarak okunmayı hak etti. Edmond Dantès’in dönüşümünü basit bir intikam hikâyesi olarak değil; adalet, güç ve merhamet kavramları etrafında örülen ahlaki bir sınav olarak değerlendirdim.
Modern ve postmodern anlatılardaki parçalanmış zaman, belirsiz özne ve açık uçlu sonlara alışmış bir okur olarak, bu romanın sunduğu bütünlüklü yapı ve kapanış hissi bana beklenmedik bir iyi his verdi. Uzun ve sabır isteyen bu okuma yolculuğunda Monte Cristo Kontu’nun bana düşünsel olarak eşlik etmesine, okur olarak bakışımı genişletmesine içten bir teşekkürle defteri kapattım.