Sabahtan akşama kadar o eskimiş, iğrenç kitapları okumak dışında hiçbir şey umurunda değildi. Acaba kitaplarda iyi bir anne olmaktan bahsedilmiyor muydu? Yoksa okuduklarını anlayacak bir zekâya sahip değil miydi?
Kendinden kopan bu parçanın doymak bilmez tüketme iştahında kendi tükenmişliğinin izlerini gördü. Tutkular, sapkınlıklar, alev alev arzular, hayvansı içgüdülerin basitliğine boyun eğiyor, yaşamak yerini hayatta kalmaya bırakıyordu.
İnsan bu dünyaya gelmemeliydi diye düşündü; doğmamalı, büyümemeli, sevmemeli, bağlanmamalıydı. Bağlardan geriye, bitmemiş, kamburlaşmış ilişkiler, ipler kalıyordu, kesip atamıyor, atıp kurtulamıyordun. O açık gri, jölemsi şey hayata tutunduğun yerden yakalıyor, o müphem umutlar, lanetli, uzlaşmacı düşünceler dünyada bir yer; sana ait istediğin renklerle bezediğin bir yer varmış hissi yaratıyordu. Ağzını sımsıkı kapatmaya devam ederken dilinin ucuna düşünceler hücum ediyor, bir kelimeye dönüşemeden ölüyorlardı. Sonunda o kelimeye benzemeyen şeyler yerlerini çığlığa bıraktı, duyacak kimse kalmamıştı.