Her tür kesinliğe karşı, insanların öldürülmesinin sineklerin öldürülmesi kadar gündelik sayıldığı o anlamsız dünyayı tanımış olduğumuzu sakince inkâr ediyorlardı; şu sınırları iyi çizilmiş vahşiliği, şu hesaplanmış hezeyanı, şimdiki zamanın dışında kalan ne varsa her şeye karşı korkunç bir özgürlük duygusunu beraberinde taşıyan şu tutsaklığı, öldürmediği herkesi şaşkına çeviren şu ölüm kokusunu ve son olarak, bir kısmı her gün bir fırının ağzına yığılmış, yağlı kokular çıkararak havaya karışan, bir kısmı da güçsüzlük ve korkunun zincirlerine vurulmuş halde kendi sırasını bekleyen şu yıldırım çarpmış insan topluluğunun bizler olduğunu inkâr ediyorlardı.
Veba kendi devletinde o etkin tarafsızlığıyla yurttaşlarımız arasında eşitliği güçlendirecekken, tersine, sıradan bencillik oyunlarıyla, insanların yüreğinde adaletsizlik duygusunu daha da keskinleştiriyordu.
Ancak o yıl, kimse ölüleri düşünmek istemiyordu. Zaten fazlasıyla düşünülüyordu. Biraz üzüntü, çokça da melankoliyle onların yanına gitmek söz konusu değildi artık. Kendini rahatlatmak için yılda bir kez yanlarına uğranılacak terk edilmiş kişiler değildi artık onlar. Unutulması arzulanan istenmeyen kişilerdi.