Yaşam aslında neydi? Sıcaklıktı aslında; biçimi korumaya çalışan süreksizliğin bir ürünüydü ve kendi karmaşık ve iç içe geçmiş yapıları da sürekli olmayan protein moleküllerinin sonsuz çözülümüne ve yeniden yapılanmasına eşlik eden maddenin ısısıydı. Yaşam, aslında var olması olanaksızın var olmasıydı. Var olmak için kalıtımsal yeteneği olmayan ama yalnızca varoluşun bir noktasında, bu ateşli iç içe geçmiş çürüme ve yenilenme işleminin bir yerinde, tatlı-acı bir süreksizlikle dengeyi tutturabilen bir şeyin varoluşuydu. Ne maddedendi ne de ruhtu. İkisi arası bir şeydi; maddeyle ortaya çıkan bir çağlayanın üzerindeki gökkuşağı ya da bir kıvılcım gibi. Maddeden olmamasına karşın, şehvet ve iğrenmeye kadar giden bir duygu bolluğu vardı; içsel ve dışsal uyarılardan utanmayan bir maddeydi - iffetsiz bir biçimde varoluştu. Evrenin bakir soğukluğunda beş duyuyla algılanabilen gizli bir kıpırdanma, besinin emildiği, sonra da gizemli bir kaynağı ve doğası olan karbondioksitin ve başka pis kokulu pisliklerin dışkı olarak bir solukta dışarıya atılmasıydı.
Beklemek ileriye doğru acele etmek, zamanı ve içinde bu ânı bir armağan yerine bir engel gibi görmek, değerlerini yadsıyıp yok ederek zihninde üzerlerinden atlayıp geçmek demektir. Beklemek sıkıcıdır denir, oysa, büyük bir oranda zamanı kullanmadan ve deneyimlerinden geçmeden tüketmek eğlencelidir de. Hiçbir şey yapmadan bekleyen bir kişi, hiçbir yararı olmadan bir sürü şeyi sindirim sistemine yığan bir obura benzer diyebiliriz. Daha da ileriye giderek hazmedilmemiş gıdaların bir insanı daha güçlü yapmadığı gibi beklemekle geçen zamanın insanı yaşlandırmadığını söyleyebiliriz. Zaten ari ve tam bekleme diye bir şey de yoktur
Ölüm yaşamdan ayrıldığında bir hayalete ya da bir tayfa dönüşür çünkü ölüm bağımsız bir ruhsal güç olduğunda kötülükle dolu çekiciliği güçlenir ve bu da insan zihninin iğrenç bir biçimde karışması demektir.