Öte yandan eğitiminin en etkili aracı, efendisinin elinin tokadı ve sesinin azarıydı. Ona duyduğu müthiş sevgi nedeniyle sahibinin en yumuşak tokadı bile Boz Kunduz'un veya Güzel Smith'in bütün o dayaklarından çok daha fazla acıtıyordu canını. Çünkü onlar sadece etini yakmış, etin altındaki ruh bütün görkemi ve el değmemişliğiyle öfkesini korumuştu. Sahibinin tokadıysa, etini yakmayacak kadar hafifti daima. Ama çok daha derinlere işliyordu. Kendini onaylamadığının ifadesiydi ve Beyaz Diş'in ruhu solup gidiyordu bu durumda.
Günler geçtikçe hoşnutluğun sevgiye evrimi hızlandı. Bilincinde sevginin ne olduğu konusunda en ufak bir fikir bulunmayan Beyaz Diş de giderek bu değişikliği daha çok fark ediyordu. Varoluşundaki bir yokluk gibi gösteriyordu kendini ona bu duygu; aç, acı çeken, şefkat ve muhabbet hisleriyle yüklü, doldurulmak için çırpınan bir boşluk.
Weedon Scott, Beyaz Diş'e yapılanları telafi ederek onu kazanmak, daha doğrusu insanoğlunun Beyaz Diş'e yaptıklarının kefaretini ödemek gibi bir görev biçmişti kendine. Bu bir ilke ve vicdan sorunuydu.
Neden nefret etmesindi ki? Bu soruyu hiç sormadı kendine. Sadece nefret etmeyi biliyor ve nefretin tutkusuyla kendini kaybediyordu. Hayat, onun için bir cehenneme dönüşmüştü. İnsanların eline düşüp küçücük kafeslere kapatılmak için yaratılmamıştı. Ama karşılaştığı muamele tam da buydu. İnsanlar ona bakıyor, parmaklıkların arasından değneklerle dürtüyor, sonra da kahkahalarla gülüyorlardı yüzüne.