Rasûlullah Efendimiz buyururlar ki:
"İnsanoğlunun konuşmaları lehine değil, aleyhinedir. Ancak iyiliği emretmek veya kötülükten men etmek için yaptığı konuşmalar bunun dışındadır.” (İbn-i Mâce, Fiten, 12)
"...Çok konuşmaktan sakın! Söylenen şey zikrullah olmadıkça kalbi öldürür. Fakat Allah'ı çokça zikret. İşte bu, kalbi diriltir." (Ali el-Müttakî, no: 1896)
Dikkat edilirse, boş ve faydasız sözler bile kişinin mâneviyâtına zarar verdiğine göre; yalan, iftira, dedikodu, gıybet gibi çirkin sözlerin, mü'minin iç dünyasında ne büyük bir mânevî tahribâta sebebiyet vereceğini düşünmek gerekir.
Velhâsıl, zikrin lezzetine nail olabilmek için, kalbi ve dili, tevbe ve istiğfâr ile temizleyip onu kötü sözlerden her dâim muhafaza etmek îcâb eder. Bu takvâ hassasiyetine ulaşan bir gönül, zâten dâimî zikir hâline kavuşmuş olur.
Gerçek bir mü'min; kendisi hakkında insanların değil, Allah Teâlâ'nın ne buyurduğuna ehemmiyet veren kimsedir.
Zira insanlara gösterişte bulunmak sûretiyle Hakk'ın değil de halkın ne dediğine ehemmiyet vermek; ibadet ve amellerini Allah'a takdim etmek yerine, onları fânîlere pazarlamak hükmündedir. Bu ise Allah için yapılması gereken amellere fânîleri de ortak etmektir. Halbuki tevhîd akîdesinin hiçbir şekilde ortaklığa tahammülü yoktur.
Nitekim âyeti kerîmede Cenâb-ı Hak:
"Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. (Namazlarıyla) gös- teriş yaparlar!" (el-Mâûn, 4-6) buyurmaktadır.
Efendimiz de ashâbına:
"Dikkat edin; hakkınızda Deccâl'den daha çok korktuğum şeyin ne olduğunu söyleyeyim mi?" diye sormuş, sahâbîler de:
"-Buyur yâ Rasûlallah!" deyince:
"-Korktuğum bu şey, gizli şirktir. Meselâ namaza duran birini düşünün. Bu kimse, bir başkası tarafından gözetlendiğini fark ettiği için namazını özenerek kılıyor." buyurmuştur. (İbn-i Mace, Zühd, 21)