Yani Hak'tan talep edilen şeyin çabuk açığa çıkması veya geç kalması, dua eden kimse için Allah indinde belirli olan kadere dayanmaktadır. Bundan dolayı kul Hak'tan bir şey istediği zaman, eğer bu duası belirlenmiş vakte uygun olursa, derhal fiilen lebbeyk ile icabet olunur. Ve eğer belirlenmiş vakte uygun olmayıpta, Allah indinde bilinen ayn-ı sabitesinin istidat gereğince, ya dünyada vakti gelince açığa çıkmayı veyahut ahirette icabeti gerektirse, Hak tarafından derhal lebbeyk ile icabet olunmakla beraber, fiilen icabet gecikir. Nitekim Hadis-i Şerifte buyrulur: "Gerçekte kul, Rabbine dua ettiği zaman, Allah Teâlâ Hazretleri, ey benim kulum lebbeyk, buyurur." Bundan dolayı kulun istidadı, isteğine uygun olmadığı için icabet fiilen tehir edilmekle beraber Hak, istenilen şeyin ya dünyada veya ahirette vakti gelince verilmesi üzere; lebbeyk ile icabet eder. Böyle olunca aslında her bir dua icabet olunmuştur. Fakat çabukluğu ve gecikmesi kadere bağlıdır. Bu sırra vâkıf olmayan kimseler zannederler ki, Hak bazı kullarına istediği şeyi verir ve bazısına vermez. Oysa iş böyle değildir. İlahi lütuflar, a'yân-ı sabitenin Hakk'a verdiği malumat üzerine ulaşan ilâhî kaza ve kadere tâbîdir. Ve kaza ve kader ise hikmetine dayanmaktadır. Örneğin herkes Hak'tan zenginlik ister; oysa bu istek, kulların hepsinin istidatlarına uygun değildir. Ve Hak istidatlara uygun olmayan lütufları, farz edelim kullarına esirgemese, âlem düzeni bozulur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: "Eğer Allah rızkı kullarına genişletse yeryüzünde fesat ederlerdi."
Örnek: Kerîm olan bir padişaha farz edelim birkaç kişi müracaat ederek sadrazamlık makamını isteseler; padişah ilk önce onların bu makamı ve ihsanı kabule istidatları olup olmadığına bakar ve içlerinde hangisinin istidatı isteğine uygun ise, bu makamı ona