Mum

Bilinsin ki, Hak Teâlâ hazretlerinin kullarını müptela kıldığı her zahmet ve belâ salt kahır değildir; belki zahmet ve belâ suretinde açığa çıkmış olan rahmet ve özel nimettir. Ve zahmet ve belâ Hakk'ın Celâl'inden ve rahmet ve nimet ise Cemal'indendir. Ve insan Cemâl ve Celâl görünme yeridir. Nitekim Hak Teâlâ insan hakkında "(Sâd-75) yâni "İki elimle halk ettim" buyurur ki, Cemâl elimle ve Celâl elimle halk ettim demektir. Bundan dolayı Hak insanı, kâmil görünme yeri olduğu için kerem sahibi kılmıştır. Ve insanın gayri olan İlahi mahluklarda bu toplayıcılık yoktur. Onların bazısı cemâli ve bazısı celâlidir. Meselâ hayvanlar, Celâl görünme yeridir. Çünkü Müzill isminin görünme yerleridirler. İşte bu kemâlinden dolayı insan İlahi tekliflerin muhatabı olmuştur. Ve insan nefsi, yâni taayyün etmiş olan vücudu ve kayıtlılığı itibarıyla Celâl görünme yeri ve ruhu itibarıyla da Cemâl görünme yeridir. Çünkü ruh aslında tabiat kirlerinden paktır. Nefis ise böyle değildir. Onun yerleşik olduğu mekân madde ve tabiat âlemidir ve tabiat âlemi ise kahır ve celâl görünme yeridir. Onun için nefsin şanı Hakk'a muhalefet ve ruhun şanı da itaat etmektir. Bundan dolayı nefsi ruhuna tâbi olanlar "cemâli" ve ruhu nefsine tâbi olanlar ise "celâli olur. Şimdi kahır ve lütuf, tahkik ehline göre tek bir hakikatin işlerinden başka bir şey olmadığından, ikisi de tek bir şeydir. Ancak görünme yerleri sebebiyle birbirinden ayrı ve bir diğerinin zıttı görünürler.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Şimdi Salih kalpler ilâhî ilimde belirli olan icabet vaktini, ilhâma veya o sırada aklına gelen Kur'an ayetlerine veyahut diğer oluşan işaretlere dayanak hissederek Hakk'a ihtiyacını arz eder ve o ihtiyacı derhal kaza olunur. Bunu görenler, filân kimse duasına icabet edilendir, derler. Ve o zatlar, bu belirli zamandan sonra isteğin uygun olmadığını hissederlerse, Hakk'a dua etmezler. Ve bu halde de halk onun hakkında derler ki: "Eğer Hakk'a dua edeydi, kabul olurdu, fakat etmedi." İşte bu sırra vâkıf olanlar ile olmayanların farkı budur.
Yani Hak'tan talep edilen şeyin çabuk açığa çıkması veya geç kalması, dua eden kimse için Allah indinde belirli olan kadere dayanmaktadır. Bundan dolayı kul Hak'tan bir şey istediği zaman, eğer bu duası belirlenmiş vakte uygun olursa, derhal fiilen lebbeyk ile icabet olunur. Ve eğer belirlenmiş vakte uygun olmayıpta, Allah indinde bilinen ayn-ı sabitesinin istidat gereğince, ya dünyada vakti gelince açığa çıkmayı veyahut ahirette icabeti gerektirse, Hak tarafından derhal lebbeyk ile icabet olunmakla beraber, fiilen icabet gecikir. Nitekim Hadis-i Şerifte buyrulur: "Gerçekte kul, Rabbine dua ettiği zaman, Allah Teâlâ Hazretleri, ey benim kulum lebbeyk, buyurur." Bundan dolayı kulun istidadı, isteğine uygun olmadığı için icabet fiilen tehir edilmekle beraber Hak, istenilen şeyin ya dünyada veya ahirette vakti gelince verilmesi üzere; lebbeyk ile icabet eder. Böyle olunca aslında her bir dua icabet olunmuştur. Fakat çabukluğu ve gecikmesi kadere bağlıdır. Bu sırra vâkıf olmayan kimseler zannederler ki, Hak bazı kullarına istediği şeyi verir ve bazısına vermez. Oysa iş böyle değildir. İlahi lütuflar, a'yân-ı sabitenin Hakk'a verdiği malumat üzerine ulaşan ilâhî kaza ve kadere tâbîdir. Ve kaza ve kader ise hikmetine dayanmaktadır. Örneğin herkes Hak'tan zenginlik ister; oysa bu istek, kulların hepsinin istidatlarına uygun değildir. Ve Hak istidatlara uygun olmayan lütufları, farz edelim kullarına esirgemese, âlem düzeni bozulur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: "Eğer Allah rızkı kullarına genişletse yeryüzünde fesat ederlerdi." Örnek: Kerîm olan bir padişaha farz edelim birkaç kişi müracaat ederek sadrazamlık makamını isteseler; padişah ilk önce onların bu makamı ve ihsanı kabule istidatları olup olmadığına bakar ve içlerinde hangisinin istidatı isteğine uygun ise, bu makamı ona
Diğer taraftan Hakk'ın lebbeyk ile icabet edip, fiilen icabeti tehir buyurması, mahbubiyyet sırrına delildir ve bu mahbubiyyet ezelî olup, ayn-ı sabitesinin istidadı gereğindendir. Bundan dolayı İlahi mahbuplar, bu şehadet âleminde Hak'tan bir şey talep ettikleri zaman, onların duada ısrarları Hakk'a hoş geldiği ve Hak onların kendisinden bir şeyle perdeli olmalarını istemediği için o istenen şeyi vermez; belirli bir vakte erteler ki, onun hakkında hayırlı olan ancak budur.
Mahbub dostun önüne biri ihtiyar ve çirkin ve diğeri güzel olarak iki kişi gelip her ikisi de ekmek istedikleri zaman, o mahbub dost çabucak un getirip o ihtiyara "Al!". der. Oysa ona boyu ve yanağı hoş gelen diğerine, ekmeği bile vermeyip, belki tehire düşürür. Ona der ki: "Biraz rahatça otur, çünkü evde taze ekmek pişiriyorlar:" O güzel olan kimseye zahmetten sonra sıcak ekmek eriştiğinde, o mahbub dost ona "Otur ki, tatlı gelir" der. İşte Hakk'ın kendi mahbuplarıyla olan muamelesi böyledir.