Mum

Yokluk iki çeşittir: Birisi bu bahsedilendir; diğeri de, "izafi yokluk," "varsayımsal yokluk" ve "kayıtlı yokluk" dedikleridir ki, bu yokluk çekirdeğin içindeki ağacın ve babanın dölünde olan çocuğun suretleri gibidir. Yani potansiyel olarak mevcut ve fiilen mevcut olmayan eşya izafi yokluktadır. İzafi yokluk, salt vücut ile salt yokluk arasında bir berzahtan ibarettir.
Reklam
İzafi Vücud
İzafi vücut hakiki bir asla dayanmış olup, ondan meydana gelen bir varlıktır ki ona, “gölge vücut", "kayıtlı vücut", "mümkün vücut" da denir. İzafi vücut salt vücut ile salt yokluk arasındadır. Çünkü bir yüzü yokluğa, bir yüzü de vücuda bakar. Bundan dolayı o "salt varsayım"dır. Hakikatte bağımsız bir vücudu yoktur. Belki latif salt vücudun sonradan meydana gelen sıfatı olan kesafet mertebesinden ibarettir. Meselâ buhar mevcut olduğu halde, letafetinin kemâlinden, göz ile idrak olunmaz. Mertebe mertebe yoğunlaştıkça görülebilir olur. İlk yoğunlaşmasında bulut olup göz onu idrak eder; fakat göz kapalıyken bulut içinden geçilse, temas ile hissedilemez. Bulut yoğunlaşıp su olduğunda, bütün duyularla idrak olunur. Su donarak buz olduğunda, yoğunluğunun kemâli en belirgin olur. Eğer buharı hakiki vücut sayar isek, onun bulut, su ve buz suretleri, sonradan meydana gelen sıfatlarından ibaret olur. Ve sonradan meydana gelen sıfatta asıl olan yokluk olduğundan, onlara hakiki vücut sâhibidir denemez. Hakiki vücut, ancak buhar olup, bu suretlerin var olma sebebi olmuş olur. Ve kesilmeksizin olan başkalaşım ve değişimler hakiki vücudun değil, belki sonradan meydana gelen sıfatlarındadır. Çünkü hakiki vücut başkalaşımlardan ve değişimlerden münezzehdir. İşte bu örneğe uygun ve denk olarak senin ve benim ve bütün kesif eşyanın ve hayali suretlerin ve soyut cevherlerin vücutları, hep hakiki vücudun sonradan meydana gelen sıfatlarının değişimlerinden başka bir şey değildirler. Onun için var olan mevcutlara "hayâli suretler" ve "vehmi nefsler" de derler. Bu gölge gibi ve izafi olan mevcutlar, hakiki vücudun delilleri ve alâmetleridir. Nitekim bir yerde bir buz parçası görsek, suyun vücuduna ve aynı şekilde önümüzde bir gölge görsek, arkamızda gölge sahibinin vücuduna delil getiririz.
Varlık Mertebeleri
Vücud Tecellileri Bilinsin ki, vücudun çeşitli mertebelere tenezzül suretiyle tecellisi, ancak açığa çıkmaya “meyil” ile mümkündür ve “meyil” dahi iradeden ibarettir. Oysa irade bir sıfat ve bağıntı olduğundan, bütün bağıntılar ve sıfatlardan beri ve münezzeh olan vücud bu irade sıfatından dahi münezzehtir. Çünkü mutlak vücud zatî cemâlinde gark olmuştur ve gark oluşta irade olmaz. Bundan dolayı vücudun vahdet mertebesine, yani ulûhiyet mertebesine tenezzülü gark olduğu zatî cemâlinden haberdar olma mertebesine gelmesi demektir ki, bu da irade ile değil, belki onun zatının gereğidir. Zatî gereklilikte ise sebep ve illet söz konusu olamaz. Vücudun tecelli mertebeleri yedidir: Birincisi: “Taayyünsüzlük”, “Mutlak” ve “Salt Zat” mertebesidir. Bu mertebede vücud, bütün vasıf ve sıfat izafesinden münezzeh ve her kayıttan ve hatta mutlaklık kaydından dahi mukaddestir. Bu mertebe Hak Teâlâ’nın özüdür ki, onun üstünde başka bir mertebe yoktur. Kesinlikle bütün mertebeler onun altındadır. Buna “Ahadiyyet Mertebesi” derler. İkincisi: "İlk Taayyün"dür. Bu mertebe Hak Teâlâ Hazretlerinin kendi zatını ve sıfatlarını ve bütün mevcutları, biri diğerinden ayrı olmamak üzere, öz olarak, bilmesinden ibarettir. Buna da "vahdet mertebesi" ve "Hakikat-i Muhammediyye" derler. Üçüncüsü: "İkinci Taayyün"dür. Bu mertebe Hak Teâlâ Hazretlerinin kendi yüce zatını ve yüksek sıfatlarını, biri diğerinden ayrılmış olarak, ayrıntı yönleri üzere bilmesinden ibarettir. Buna da "Vahidiyyet Mertebesi" ve "hakikat-ı insaniyye" derler. Dördüncüsü: "Ruhlar Mertebesi"dir. Bu mertebe, katışıksız soyut şeylerin varlıklarından ibarettir. Yani burada madde ve terkip yoktur. Ve bunlar kendini ve kaynağını ve benzerlerini idrak edebilirler. Beşincisi: "Misal Mertebesi"dir. O da birleşik latif şeylerin varlığından
Vahdeti Vücudun ispatı
Bu hakiki vücudun bir kaynağı var mıdır? Bu soru yerinde değildir. Çünkü vehmin oluşturduğu bir sorudur. Her ne kadar vehme göre bir soru sorulmuş gibi görünürse de, hakikatte böyle bir soru yoktur. Ve akıl kuvvesi bu sorunun yerinde olmadığını birkaç yön ile ispat edebilir. Şöyle ki: 1. Vücuda bir kaynak düşünülmesi, ilk önce yok idi, sonradan var oldu, demek manasını içine almış olur. Oysa ilk önce yok olan şeye var denemez ve bunun kabulü, “yokluk” kendisinin zıddı olan varlığa dönüştü demek olur. Oysa yok olan var olamaz ve var olan da yok olamaz. 2. Bir kaynağa dayanarak var olan şey, hakiki vücut değildir. Belki kendinden evvelki vücudun izafetlerinden ve bağıntılarından olur. Su ile buz arasındaki bağıntı gibi. 3. Mademki varlığa bir kaynak düşünülür; bu kaynak da, diğer bir kaynağa düşünülebilir ve bu düşünce böylece sonsuza dek silsilelerle gider. Ve bu silsile vücudun değil, yoklukların silsilesi olur. Ve böylece gidilip bir hakiki asla dayanmak mümkün olmaz. Bundan dolayı bu silsileler, vehmin oluşturduğu bir mana olduğu için, selim akıl sahipleri indinde bozuk olur. Esasen yokluk, boşluk ve sükûndur. Ve silsileler ise doluluktan ve hareketten başka bir şey değildir. Bundan dolayı silsileler yokluğun işi değildir. Bu itibar ile de ilk önce yok olan şeyin silsileler halinde var olması mümkün olmaz.
Cehennem ehli birisi geçici ve diğeri daimi olmak üzere iki kısımdır: Geçici olanlar ezeli istidatları günahlarının örtülmesini gerektirmeyen mü’min olan günahkârlardır. Bunlar Müntakim (intikam alan) tecellisinden sonra cennete dâhil olunurlar. Daimî olanlar şirk ve küfür ve nifak ehli olup, asla cehennemden çıkmazlar. Çünkü ezelî istidatlarının gereği budur. Onlar Hakk’ı ancak cehennemde hatırlarlar ve cehennem onların mabedidir. Fakat çok uzun devrelerden sonra cehennemin ateşi soğuyup, ateşi kaybolmuş ve “Rahmeti gazabını geçmiştir” sırrının ortaya çıkmasından dolayı bu hâl cehennem ehli hakkında bir nimet olur. Nitekim Hadis-i Şerif’te: “Bitkilerden circîr ağacı oradadır” buyurulmuştur. “Circîr” gayet sulak yerde biten bir bitkidir. Ve Kur’an-ı Kerîm’de “Orada çok uzun müddet kalacaklardır.” (Nebe Suresi: 23) ayet-i kerimesi ile azabın sonuna işaret buyurulur. Çünkü “hukub” seksen yıl manasına gelir. Ve “ahkâb” “hukub”un çoğulu olup çok uzun müddetin kastedilmesinden dolayı, bir son manasını ifade eder. Şimdi cehennem ehlinin nimeti, cennet ehlinin nimetine zıttır. Velâkin lezzetlenme ve nimetlenme hususunda her ikisi eşittir. Çünkü cennet ehline göre, cennetin nimetleri ne ise, cehennem ehline göre de cehennem azabı odur. Çünkü tabiatlarına uygun olan nimetler bunlardır. Cennet ehli, cehennemden nasıl kaçarsa, cehennem ehli de cennet ehlinden öylece kaçar. Bunun bu âlemde örnekleri pek çoktur. Meselâ insan pislikten nasıl tiksinip kaçarsa ve gül kokusunda hoşlanırsa, pislik böceği de gülden öylece tiksinip, kaçar ve pislikten hoşnut olur. Velâkin bu iki nimet arasında çok büyük fark ve zıtlık vardır. Vücut işinde temiz ve pis bir diğerinden farklı olduğundan, cennet ehlinin nimeti temiz olanlar ve cehennem ehlinin nimeti de pis olanlar cinsindendir.
Reklam