Adım Soyadım

Adım Soyadım
@reeree
21 okur puanı
Ocak 2019 tarihinde katıldı
Sigmund Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu isimli ünlü kitabında uygarlığın, içgüdüleri kontrol etmeye doğrudan bağlı olduğunu vurgular. Ona göre insan uygarlığının temeli birçok içgüdüyü kontrol etmek, bazılarından ise feragat etmek üzerine kurulmuştur. Uygar bir insan, kendine ya da başkalarına zarar verebilecek içgüdülerini sağlıklı savunma mekanizmaları ile telafi eder. Evrimsel psikoloji –çok açık şekilde yanlış olarak- insanın “olumsuz” içgüdülerini doğruladığı, onayladığı şeklinde eleştirilmektedir. Oysa gerçekte olan bunun tam tersidir; evrimsel psikoloji sayesinde biz, kontrol etmemiz ya da feragat etmemiz gereken içgüdülerimizin farkına varabilmekteyiz. Evrimsel psikoloji, daha vahşi ve ölümcül bir dünyada hayatta kalmak için zorunlu olan; ancak şu anda büyük ölçüde faydasız, hatta alenen zararlı olan eğilimlerimizi bilimsel bir şekilde incelemektedir. Bir sorunu nesnel olarak tespit etmeden o sorunu çözemezsiniz. Kültürel nedenlerle, bazen de cinsel işlev bozuklukları yüzünden sağlıklı bir cinsellik yaşayamayan erkeklerde cinsel gerilim oluşur. Psikolojik açıdan sağlıklı erkekler testosteronun yol açtığı bu gerilimi sağlıklı savunma mekanizmaları ile kontrol ederler. Ancak erkek psikolojik yapısı itibariyle sağlıklı bir birey değilse, üstüne bir de içinde bulunduğu toplumsal kültür kadına karşı cinsel saldırganlığı hoş görüyor hatta destekliyorsa, o zaman erkek, bir uyarıcıya tepki veren insan dışı bir hayvan gibi hareket ederek cinsel saldırganlık gösterir. Ya da kendisini kontrol edemediği için kadını kontrol etmeye çalışır. Uygarlığın temeli, içgüdüleri ve bu içgüdülerden kaynaklanan, insanın kendisine ve başkalarına zararlı olabilecek eğilimlerini denetim altına almaktır. Bunun yerine bir insan, içgüdülerini tatmin edebilmek için insanlara zarar vermeyi
Bilim
Reklam
Cinselliği kısıtlanmış erkek, cinsel uyarı ve eş zamanlı olarak testosteron kaynaklı gerilimi hissetmemek için kadının cinselliğini kontrol etmeye çalışır. Kadını cinsel olarak çekici kılan özellikleri ortadan kaldırmak için uğraşır ve kadını da buna zorlar. Bu uğraşın temel hedefi kadının kendini, daha doğrusu kadın oluşunu daha az göstermesidir. Kadına karşı hissettikleriyle sağlıklı şekilde başa çıkamayan erkek, bir süre sonra kadının cinselliği de hep kadınla birlikte aklına geldiği için kadına düşman olur. Sık duyduğu zil sesine istemsiz salya akıttığı halde aç kalan köpekte bir süre sonra açlık kaynaklı stres oluşur; ancak köpeğin kendisinde “boş ümit” uyandıran zil sesine karşı saldırganlaştığını muhtemelen göremezsiniz; çünkü bir köpeği uysallaştıran, uzun doğal seçilim ve yapay seçilim süreçlerinden geçmiş bol miktarda gen bulunmaktadır. Bu tarz bir evrimsel süreçten geçmemiş ve daha yüksek bilişsel fonksiyonlara sahip insanlarda ise bu tarz bir mekanizmadan bahsedilebilir. Kültürün cinselliği baskıladığı toplumlarda erkek, klasik koşullanma etkisi ile kadınlara karşı cinsel uyarı hissetmek kendisinde saldırganlık ve stres oluşturduğu için bu “uyaranı” ortadan kaldırmaya çalışır. Kadını örtmeye çalışır ya da onu buna zorlar. Görünürlüğünü azaltmaya çalışır, kadının sesinden, kıllarından bile cinsel saldırganlığa yol açabilecek düzeyde tahrik olabilir. Diğer erkeklerde de mekanizmanın kendisindeki gibi işlediğini varsayar. Testosteronun rekabet, bölgesel kontrol ve baskınlık etkileri de bunlarla birleşerek erkeğin zihninde tüm bu kaygı ve gerilimi belki kontrol edebileceğini düşündüğü bir sosyal sistem belirir. Bu sistem içinde kadın, cinsel rekabete yol açmayacak şekilde sosyal hayattan çekilmiştir. Dışarıda bulunduğu durumlarda ise kadınlığını mümkün
Bilim
Dünyamızda yüzyıllardır, belki binyıllardır şahsi inanç ve gelenekler ile biçimlendirilen kültür, erişkin insanların cinsel davranışları üzerinde büyük etkiye sahiptir. Bu etki elbette kültürel evrime tabidir: Zamana ve kültüre göre değişim gösterir. Örneğin cinsel ilişkinin olağan görüleceği yaş, ülkelere göre farklılık gösterir. İran'da evlenme, dolayısıyla cinsel ilişkiye girme için normal yaş kadınlarda 13, erkeklerde 15'tir. Dünya'nın büyük bir çoğunluğunda bu yaş 18 olarak görülse de, hemen her ülke kendince yasalarla bu yaşı aşağı ya da yukarı çeken istisnalara sahiptir. Öte yandan Japonya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde bu yaş 20, Singapur veya Bahreyn gibi ülkelerde bu yaş 21'dir. Ya da cinsel ilişkinin kiminle ve nasıl olacağının kültür tarafından olağan kabul edilme şekilleri değişkendir. Kanada'da iki erkeğin birbiriyle evlenmesi ve seks yapması mümkünken, İtalya'da evlenmeleri mümkün olmasa da aynı yaşam alanını mesken edinebilirler. Meksika'nın bazı bölgelerinde sadece yurtdışından gelen hemcins çiftlere izin verilmekteyken, bazı diğer bölgelerinde Kanada gibi özgürlük bulunmaktadır. Türkiye'de bu çiftleri yasal olarak tanıyan herhangi bir düzenleme bulunmazken, Rusya'da bu ilişkilere engel olacak veya baskılayacak yasalar mevcuttur. Somali'de bu tarz bir çift hapse gönderilirken, Suudi Arabistan'da ceza ölüm olabilmektedir. Kültürün cinsel ilişki üzerindeki en önemli etkilerinden birinin, organizmanın bu içgüdüsünü sınırlamak olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle daha tutucu kültürlerde cinsel ilişkinin belirli koşullar –evlilik gibi- sağlanmadıkça kesin olarak kabul edilemez olduğu görülür. Bu baskılamanın ve cinselliği "ayıp" olarak görmenin tam olarak nasıl başladığı tam olarak bilinmese de, Ernest Becker gibi kültürel antropologlar bunun temellerinin,
Bilim
Bir erkekte salgılanan testosteron miktarı bir kadınınkinden yaklaşık on kat fazladır. Cinsel yönelimle çok kuvvetli bağı olan testosteron hormonunun saldırgan ve rekabetçi davranışlarla da ilgili olduğu bilinmektedir (Book ve ark., 2001). Bunun evrimsel işlevi ortadadır: Cinsel duyguları kabarmış bir erkek, çevresinde bulunan benzer durumdaki erkeklerle rekabete girmek ve çoğu durumda kavga etmek durumunda kalacaktır. Bir başka deyişle organizma bireyi hem cinsel ilişkiye hem de kavgaya eş zamanlı hazırlamak zorundadır; çünkü cinsel ilişki olasılığı birçok durumda savaşmayı zorunlu kılar (Archer, 1988). Testosteron seviyesi yükselen erkekte amigdaladaki “savaş ya da kaç” tepkisi tetiklenir, bu da genel bir uyarılışa ve strese neden olur (Stefan ve ark., 2014). Cinsel ilişkiye giremeyen erkek hayvanlarda stres ve saldırganlık belirtileri gözlenir, çünkü testosteron etkinliği artan bu bireylerde cinsel ilişki gerçekleşememiştir. Bu durumdaki erkekler bir süre sonra olağan hormonal seviyelerine dönerek sakinleşirler. İnsan dışı hayvanlarda testosteronun etkisi daha kuvvetli olsa da ve daha doğrudan gözlenebilse de, önemli ölçüde sosyal ve psikolojik varlıklar olan insanlarda farklı etkiler gözlenir (Book ve ark., 2001).
Bilim
İlk resmi olarak isimlendirilen dinozor kemiği 1626 yılında Oxford Üniversitesi doğa bilimcisi ve Kimya Profesörü Robert Plot tarafından tespit edilen Megalosaurus fosilidir. Ancak bu tespitin hikayesi birazcık daha karışıktır. Aslında keşfedilen ilk dinozor fosilleri Antik Yunan ve Antik Roma'ya kadar gider. Bu iki uygarlık, keşfettikleri bu dev kemiklerin eskiden yaşamış devlere ve "ejderha" adını verdikleri mitolojik yaratıklara ait olduklarını düşündüler. Geliştirdikleri bu uydurma açıklamalar, günümüze kadar ulaşarak yaşayan mitoloji içerisinde yer almayı sürdürdü. İşte Dr. Plot, keşfettiği femur kemiği fosilinin mitolojik bir "dev insan"a ait olduğu düşündü. Bu sebeple kendisi dinozorlarla ilgili herhangi bir çıkarım yapamadı ve mitolojik cevaplara başvurdu. Aynı fosilin ilk defa isimlendirilmesi ise, 1824 yılında William Buckland tarafından yapıldı. Buckland, konuyu biraz daha bilimsel perspektife sokarak, kemiği Megalosaurus adını verdiği bir cins altında isimlendirerek "mitolojik" yanını kırdı. Halen teknik olarak "sıradan" ve "doğal" bir canlıya ait olarak görülmüyordu; ancak asırlar boyu süregelen uydurma açıklamalara nazaran bu unvanını yitirmişti. 1824'ten 2 sene önce, 1822 yılında Mary Ann Mantell ve eşi, Iguanodon adı verilen bir canlının fosilleri üzerinde çalışmaya başlaması, "dinozorlar" üzerindeki ilk resmi bilimsel araştırma olarak tarihe geçti. Ancak bu yeni doğan bilim dalı üzerine çalışanlar birbirlerinden pek haberdar olmadıkları için, bulguları da bütünleşik değildi. Nihayet, tüm bunlardan 20 sene kadar sonra, 1841 yılında, Charles Darwin'in ebedi dostu ve neredeyse ebedi evrim karşıtlarından biri olan, tüm Dünya'nın saygısını kazanmış büyük bilim insanlarından olan, günümüzün en ihtişamlı bilim müzelerinden biri olan Londra Doğa Tarihi
Bilim
Reklam