Bu sene okuduğum en iyi roman, Martin Eden ile Bir Tereddüdün Romanı'ndan sonra, Frankenstein'dır. Peki, neden? Nedeni basit olmasına rağmen oldukça da önemli:
Biz, Frankenstein canavarını biliyoruz hep, onun nasıl oluşturulduğunu, sonradan nasıl canavar bir şekilde ortalıkta gezinerek terör saçtığını.
Mary Shelley ise, yani bu karakterin asıl oluşturucusu, bize, canavarından gözünden bakma şansını veriyor. Onunla düşünüp, onunla izleyip, onunla hareket ederek neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda bir karara varmamız için bizi, karanlık odasında canavarla yalnız bırakıyor. Kötü ile iyinin ne gibi ince çizgileri olduğunu, saf düşüncenin her varlıkta her ne şekilde olursa olsun ortaya çıkabileceğini, doğayı, doğanın şekillenişini, bozulmayan yapısını, bozulan yapının tepkiyle geri dönüşünü, fikirsel olarak da olsa eylemlerin yükümlülüklerini, verilen sözleri, tutulamayan sözleri, acı veren sözleri, acı veren bakışları, acı veren her şeyi.
Acıyla şekillenen dünyanın ve dünya görüşünün Pandora'nın Kutusu'ndan çıkmayan ve hep orada kalacak olan umutla nasıl şekillenebileceğini. Acı hep orada. Bütün duygularla acı hep orada olacak. Kabullenerek yeni yaşama doğru ilerlemek... Mary Shelley, işte bunların çoğunu sunuyor bize. Bir kalbiniz varsa eğer, canavarın suretine de sahip olsanız, umut size bir şekilde ulaşıyor ve yine, bir kalbiniz varsa eğer, o umut bir başka denginiz tarafından sökülüp paramparça edilebiliyor. Yaşamın hazırlıksız oluşun en temel niteliği olması bundan değil midir?