“ancak gülümseyerek girdiğim koğuşta, aldığım ilk haber, yüzümün donmasına neden oldu. ben tecrit odasındayken, morfin sulfat kaynağım şeref ölmüştü. o an, ilk düşündüğüm, koğuşta kanser olan birinin daha olmadığıydı. keşke olsaydı ama yoktu! şeref'ten başka kimse morfin sülfat kullanmıyordu. dolayısıyla, koğuşun kapısından yatağıma yürürken, yanlış hatırlamıyorsam, on altıncı adımımda kararımı verdim: bir an önce o hastaneden çıkacaktım. böylece, karşıma çıkan ilk eczaneyi soyacak ve hiçbir şeye baştan başlamak zorunda kalmayacaktım.
çünkü o hastanede, ağızlardan düşmeyen tek cümle buydu: her şeye baştan başlamak! kesinlikle böyle bir niyetim yoktu. tek istediğim, morfin sülfatla olan ilişkimi, bıraktığım yerden devam ettirmekti. ayrıca bunu, siktir olup kendime gitmemi sağlayacak bir hücrede yapmalıydım. çünkü derimin dışında benim için hayat yoktu. aynı durumda başka bir insan kalsa, 'tamam da hücreyi nereden bulacağım?' diye düşünürdü mutlaka. ama ben şanslıydım. o kadar şanslıydım ki, bu dünyadaki milyarlarca erkeğin arasından sadece ahad'a, 'baba!' demiştim. ve şimdi o ölmüş, bana da miras olarak, bir hücre bırakmıştı. benim de artık bir tecrit odam vardı ve kandalı'daydı. kendimi, o depoda, morfin sülfat kapsülleri arasında ve karanlıkta yatarken hayal ediyordum. hayal ettikçe de gülümsüyordum. bir pergelim olsa, kâğıda yasladığım sivri ucunu hiç oynatmadan, cennetin resmini yapabilirdim! çünkü neye benzediğini biliyordum. ahad'ın parasıyla içini ben döşemiştim. başka insanlara cehennem olsun diye... meğer bir cennetmiş. en azından, benim için! dünya'nın en büyük günahkârı olarak, kurtuluş planım belliydi: önce cennete gitmek, sonra da orada ölmek. asla intiharla değil. zamanla.”