Dava Kapandı ile post-komünist Prag’ın sokaklarına uzanıyoruz. Cinayetler, tecavüzler ve intiharlarla örülü karanlık bir kurgu beklerken; hikâyeyi devralan bir avuç esprili ihtiyar, bizi absürt ve ironik bambaşka bir dünyaya davet ediyor. Okurken hem gülüyor hem de “Ben az önce neye güldüm?” diye o tatlı şaşkınlığın içinde buluyorsunuz kendinizi. Adeta bir tiyatro oyunu havasında akan, çok keyifli ve “iyi ki okudum” dedirten bir kitaptı.
Romanın arkasındaki bu muzip Çek dehası Patrik Ourednik, aynı zamanda kelimelerin tarihini ve argoyu inceleyen bir leksikograf, yani bir sözlükbilimci. Yazarın bu sözlükçü kimliği sayesinde romandaki tüm o absürt diyaloglar ve dil oyunları zihni öyle bir zorluyor ki sonuç muazzam bir edebi şölene dönüşüyor.
Prag’ın o absürt sokaklarından çıkıp rotayı İrlanda’ya çeviriyoruz bu kez. Bizi bambaşka bir ritim karşılıyor burada. O Eski Türkü’nün öykülerini okurken rüzgârlı bir İrlanda akşamında çok uzaktan duyulan sesler beliriyor zihnimde; halinden memnun olmayan, o tekinsiz ve tuhaf insanlara dair olan…
Kevin Barry’nin kahramanları hayatla aralarındaki mesafeyi bir türlü ayarlayamayan insanlar. Bir yere ait olamayanlar, yanlış zamanda yanlış yerde duranlar, biraz kaybolmuş olanlar… Barry onları olduğu gibi bırakıyor önümüze.
Kitabı bitirdiğimde en çok öykülerdeki o İrlanda kaldı aklımda. Rüzgârlı yollar, sessizlik ve çok uzaktan gelen eski şarkılar… Barry’nin teknolojiyle arasına mesafe koyup eski bir karakolda, neredeyse kimseyle görüşmeden yazdığı bu öykülerde doğa da insanlar kadar yer tutuyor. Ormanlar, bataklıklar, tozlu yollar… Ve bütün bunların arasında, kusurlarıyla birlikte yaşamaya çalışan insanlar. Tıpkı kitaba adını veren o öyküdeki anne figürü gibi.
Prestijli ödül listelerinde yer bulan bu öyküler aldığı övgüleri