Bu içimdeki neşe, Bu kalbimdeki ritim, Kalp atışlarındaki, Göz kırpışındaki, Nefes alışındaki, Dilindeki nakarat, Bende peydah olan, Senden neşet etmiş..
(Kalp atışı ritmin de) , nefes al ver ! buna alış böyle likle düzenini sağlarsın..
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Süregelen
Otlarda günaydın sarılığı var. Bende ise yoğun uyuma yağmurları. Bazen dünya renkli çiçek bahçesi bazen alacakaranlık filminin en karanlık sahnesi. Ya kanım içiliyor en keyifli haliyle ya da bir ağacın tepesinde yeryüzünü izliyorum öylesine. Güneşe çıkıyorum zihnim parlıyor. Ağacın gölgesinde başka biri uyanıyor. Yalnız kalma akşamlarım mı aksadı yoksa adapte olma sorunu mu yaşıyorum bilmiyorum. Bir gündüz kuşağında olsam bu da araştırılsın derdim. Ama arge çalışmalarının daha verimli bir yerde kullanılmasını çok önemsiyorum. Onun dışında uzun hava dinliyorum bazen. Bazen de hafif şarkılar açıyorum. Uçuyorlar havada sonra penceremden çıkıp sonsuzluğa karışıyorlar. Aşık oluyorum bazen kelimelere. Alıp onları zihnimin en unutan yerine koyuyorum. Çok aşk kelimelere de iyi gelmez bunu çok iyi biliyorum. Dolup dolup cümleler kuruyorum. Bunları okuyorsanız muhakkak sizi seviyorum. Bazen cümlenin sonunda buluşur kalpler. Bazen de buluşamadan ayrılır yollar. Hayatın tek gerçeği vardır yalanına inananlar belki de sadece marslılar. Hayat var mı yok mu ne önemi var. Öyle anlar oluyor ki biz aslında var mıyız yok muyuz bizde anlamıyoruz. Aynalar bizi bir görüyor bir görmüyor. Ama günün sonunda ekstre hep mağlup olana kesiliyor. Akşamlar artık eskisi gibi şahlanmıyor. Sakin ritim bulutları başımızın üzerinde nöbet tutuyor. Çok birikmişti bu ne uzun yazı demeyin. Ben parmaklarım yoruldu diyor muyum ? Evet diyorum. Bazen insan böyle ağız dolusu şikayet etmek istiyor. Evrene, iyi dileklere, Hıdırellezlere falan part time inanıyoruz. Süregelen inanç şarjımızı ve şarkımızı bitiriyor. Oysa biz en çok dans etmeyi ve sevmeyi seviyoruz. Hatice Kübra Tay
Dava Kapandı ile post-komünist Prag’ın sokaklarına uzanıyoruz. Cinayetler, tecavüzler ve intiharlarla örülü karanlık bir kurgu beklerken; hikâyeyi devralan bir avuç esprili ihtiyar, bizi absürt ve ironik bambaşka bir dünyaya davet ediyor. Okurken hem gülüyor hem de “Ben az önce neye güldüm?” diye o tatlı şaşkınlığın içinde buluyorsunuz kendinizi. Adeta bir tiyatro oyunu havasında akan, çok keyifli ve “iyi ki okudum” dedirten bir kitaptı. Romanın arkasındaki bu muzip Çek dehası Patrik Ourednik, aynı zamanda kelimelerin tarihini ve argoyu inceleyen bir leksikograf, yani bir sözlükbilimci. Yazarın bu sözlükçü kimliği sayesinde romandaki tüm o absürt diyaloglar ve dil oyunları zihni öyle bir zorluyor ki sonuç muazzam bir edebi şölene dönüşüyor. Prag’ın o absürt sokaklarından çıkıp rotayı İrlanda’ya çeviriyoruz bu kez. Bizi bambaşka bir ritim karşılıyor burada. O Eski Türkü’nün öykülerini okurken rüzgârlı bir İrlanda akşamında çok uzaktan duyulan sesler beliriyor zihnimde; halinden memnun olmayan, o tekinsiz ve tuhaf insanlara dair olan… Kevin Barry’nin kahramanları hayatla aralarındaki mesafeyi bir türlü ayarlayamayan insanlar. Bir yere ait olamayanlar, yanlış zamanda yanlış yerde duranlar, biraz kaybolmuş olanlar… Barry onları olduğu gibi bırakıyor önümüze. Kitabı bitirdiğimde en çok öykülerdeki o İrlanda kaldı aklımda. Rüzgârlı yollar, sessizlik ve çok uzaktan gelen eski şarkılar… Barry’nin teknolojiyle arasına mesafe koyup eski bir karakolda, neredeyse kimseyle görüşmeden yazdığı bu öykülerde doğa da insanlar kadar yer tutuyor. Ormanlar, bataklıklar, tozlu yollar… Ve bütün bunların arasında, kusurlarıyla birlikte yaşamaya çalışan insanlar. Tıpkı kitaba adını veren o öyküdeki anne figürü gibi. Prestijli ödül listelerinde yer bulan bu öyküler aldığı övgüleri
Sadece 12 sayfalık giriş kısmını okudum, kendime geldim.
İlk sayfalarını titrek mum ışığında okudum… (Romantik olsun diye söylemiyorum. Titrek mum ışığını da sevmem. Dikkatim dağılıyor okurken. Elektrikler kesikti. Telefonumun da şarjı bitti. Yapacak bir şey bulamadım. Hatta bir ara göbeğimle ritim tuttum. Kız kardeşim, sıkıntıdan göbeğinle ritim mi tutuyorsun, dedi. Onayladım. Devam ettim sonra. İyi bir ritim tutturmuştum. 🥁 Neyse sonra dedim, mum yakıp kitap okuyayım. Kız kardeşimin odasından mum aldım. Şiirli mummuş onlar. Geri aldı. Şiirsizini verdi. Cahil gibi oldu bana verilen mum. Halbuki erirken o da çevresini aydınlatıyordu. Ne gereksiz edebiyat kastım. Geri alıyorum. Silmeyeceğim ama. Yazdım bir kere. Biraz da hoşuma gitti şimdi.) Kitabın fotoğrafını attım, altı boş kalmasın dedim. Daha da boş olmamıştır inş. Bir de alıntı atayım, dengelesin iki gözümün yazarı: “ Romanlarınızdaki karakterler sizinle beraber yaşamaya devam ediyor mu? Bunu sordu. Bir düşündüm, romantik bir cevap mı versem, muzip bir cevap mı versem, yoksa hakikati mi söylesem. Hafif sol çaprazımdaki Mehmet'e baktım. Sinsice bunu sen istedin der gibi bakıyordu bana. Mustafa en arkalarda bir yerlerdeydi. Kafasını eğmişti, dinlemiyordu bizi. Sorunun sahibi genç kıza döndüm. Hakikati söyledim. Tabii ki hayır. Onlar yazdığım romanlardaki olayları, anlatmak istediğim olgular anlaşılsın diye yaşamak zorunda olan kurmaca karakterlerdi, yazdım ve onlarla işim bitti. “ Delirmeler Sarayı Güray Süngü Mehmet'i Sakatlayan Serçe Parmağı Dördüncü Tekil Şahıs İbrahim’in Kaybettiğini Bulmasıdır Düş Kesiği
Alıntı
Müzik, evrene ruh, zihne kanat, hayal gücüne uçuş, genel olarak yaşama ve her şeye hayat verir. Platon