Hayatım tuhaf bir ritmi var. Tamamen ayırdına varabilmek biraz zaman alıyor. Yıllar, hatta asırlar. Basit bir ritim değil bu. Ama yine de bir ritim. Tempo sürekli iniş ve çıkışlarla değişiyor; yapıların içinde yapılar, örüntülerin içinde örüntüler var. Akıl karıştırıcı.
Tanımları gereği, her yıl şaşmayan bir şekilde tekrar eden dört mevsim bulunuyor. İnsan hayatında böyle bir ritim olmadığı için mevsimler söz konusu olduğunda her insanın her mevsimi sadece bir kez yaşadığına inanıyorum. Doğumumuz ve çocukluğumuz ilkbahardır. Yirmili, otuzlu, kırklı yaşlarımızın o görkemli, hayat dolu, ilginç yılları ise yaz. Havanın biraz serinlediği ama dondurucu bir soğuğa dönüşmediği, yoğun tadı insanın damağında kalan sonbaharda kendimizi tanır, kendimize sığınırız. Kış geldiğindeyse (acımasızca) yaşlanır ve ölürüz.
Sanki müzik meydan okurcasına mobilyaları havaya kaldırıyor, sanki bir güç pencelerin önündeki ağır ipekli perdeleri dalgalandırıyor, sanki kalplerde gömülü, fosilleşmiş ve küflenmiş olan her şey bir anda canlanıyordu; sanki her insanın kalbinde ölümcül bir ritim saklıydı ve bu ritim hayatın belli bir anında güçlü ve kadersel bir şekilde duyulmaya başlıyordu.