Yüce Rabb'imizin bu emrine uyarak, Rasülüllah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yaptığı gibi, namazda Fatiha'dan sonra ya uzunca bir âyet veya uzun ya da kısa bir sure okumak gerekir. Okunacak surelerin seçiminde, musalli, kolayına geleni tercih etme hakkına sahiptir. Ancak, Rasûl-i Ekrem -aleyhisselam-'ın yaptığı gibi; sabah ve öğle namazlarında uzun, ikindi ve yatsı namazlarında orta, akşam namazlarında ise bazan kısa, bazan da uzun sureler okumak şüphesiz daha efdaldir. Yine onun uy-gulamasını örnek alarak; sabah namazında Kâf ve Rūm, Tekvîr, Zilzal, Felak ve Nâs, Mü'minûn (Cuma sabahları Secde ve İn-san) surelerini, öğle namazında bazan Secde, bazan da A'lâ ve Leyl ile Bürûc ve Târık surelerini, ikindi namazında öğle kıräetinin yarısı veya tamamı kadar, akşam namazında A'raf, Tûr veya Mürselât, bazan Sâffât ve Duhân, A'lâ ve Tîn, Felak ve Nâs sureleri ile kısa sureleri (ancak akşam namazında devamlı kısa sureler okumak hoş görülmemiştir), yatsı namazında ise Tîn, Şems, A'lâ, Leyl ve benzeri sureleri okumak daha uygun ve sünnete muvafıktır.
Sayfa 107·Kitabı okuyor
Türk kültürü, Şamanizm ve İslam sentezinin temsilcileri;
Osmanlı düşünce tarihinde, başından beri İslâm öncesi bazı geleneklerle (devrân) popüler tasavvufu temsil eden Abdal-Kalenderîler (Âşıkpaşazâde’de Abdalân-i Rûm), Hacı Bektaş, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Otman Baba yanında, İbn al-‘Arabî’yi izleyen, yüksek panteist felsefeyi temsil eden mutasavvıflar göze çarpar.
Alıntı
Reklam
Benim meskenim dağlardır dağlar demişler;
Genellikle Abdalân-i Rûm, Türkmen/Yörükler arasında Orta-Asya şamanları gibi, din ve toplum hayatını yöneten kutsal kişiler gibi yorumlanmıştır. Gerçekte, 14-15. yüzyıllarda köylerde yerleşik hayata, şehir hayatına geçmiş, medrese ve fakıların nüfuzu altında Sünnîliği ve yaşam tarzını benimsemiş Türk nüfusu karşısında, Türkmen müsafirîn yani göç edip gelenler, Yörüklerin kültürünü, toplum değerlerini ve yaşam tarzını temsil etmekteydi. Abdalların beyler tarafından kutsal kişiler olarak onurlandırıldıktan beylikler döneminden sonra, abdallar resmen toplumdan dışlanmış (segmented) duruma düştüler. Medreseye, devlete ve şehirliye karşı şiddetli bir çatışma ve siyasî otoriteye meydan okuma durumuna geldiler.
Alıntı
İstanbul'un fethi, II. Mehmed'i bir anda İslâm âleminin en şanlı sultanı durumuna getiriyordu. Mehmed, kendisini artık evrensel bir imparatorluğun, Rûm (Roma) kayserlerinin vârisi olarak görüyor, mutlak bir iktidar sahibi olduğuna inanıyor, İstanbul'un her bakımdan tekrar bir cihan devleti merkezi haline gelmesini istiyordu. Genç ve muzaffer sultan, otuz yıllık saltanatını bu amacı gerçekleştirmeye harcadı. Kuşkusuz, Yıldırım Bayezid'in imparatorluğu çöktükten sonra Osmanlı İmparatorluğu'nu kesin biçimde yeniden kuran Fâtih'dir. O, son derece otoriter bir sultan olarak kendi kişiliğinde klasik Osmanlı padişahını yaratmıştır.
Sayfa 110 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Bayezid, elindeki kuvvete ve zaferlerine güvenerek Murad devrindeki vasal beyliklerden kurulu imparatorluğu, merkezî bir idare altına koymaya ve gerçek merkeziyetçi bir imparatorluk haline getirmeye çalışıyordu. Yıldırım, hızlı ve şiddetle hareket etti. Balkanlar'da Macaristan'a meydan okudu, Gelibolu'da tahkimli bir deniz üssü meydana getirerek Çanakkale Boğazı'nda kontrol kurdu ve Ege Denizi'nde Venedik'e meydan okudu; İstanbul'u almak, böylece Anadolu ve Rumeli'yi birbirine bağlayacak Ebedi Şehir'i, imparatorluğunun merkezi yapmak düşüncesinde idi. O, yalnız Avrupa Hıristiyan âlemini tehdit etmekle kalmadı, aynı zamanda Timur'a ve Memlûklere karşı çıktı. Halifeden resmen Sultanu'l-Rûm unvanını aldı ve tüm Anadolu üzerinde Selçukluların vârisi olmak istedi. İçerde gelişmiş mâliye yöntemleri ve merkezî bir hazine sayesinde, ülkenin her tarafında devlet kontrolünü kurmaya çalışan bir bürokrasi onun zamanında gelişti. Bu merkezî idare usullerine karşı uc geleneklerini korumak isteyen çevrelerin tepkisi, gazîlere hitap eden anonim tarihlerde açıkça ifade edilmiştir. Eyaletlerde sultanın merkezî mutlak otoritesini kurmaya yardım eden kul (gulam) sistemi, Bayezid zamanında üstün bir hale geldi. Ordu-idare başındakiler saray içoğlanlarından seçildi, hatta eyâletlerde timarların çoğu, kul sisteminden yetişenlere verildi. Kapıkulu askeri 7.000'e çıkarıldı. Bu gelişmeler karşısında eski yerel aristokratik aileler ona cephe aldılar. Aşırı merkeziyetçiliğin doğurduğu tepki, Bayezid'in düşmesine sebep olan nedenlerin başındadır; fakat sonradan bu kullar, merkezî imparatorluğun ihyasında büyük bir faktör olacaklardır. Timarlılar ve kapıkulu, şehzâde/çelebiler arasında taht için mücadele yıllarında (1402-1413), "fetret" döneminde yerlerinden emin olamazlardı. Onların kazanılmış
Sayfa 69 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Güneyde Türkmen uc beylerinin en kudretlisi olup Mogollara karşı uzun bir mücadeleden sonra Selçuklu sultanlarının eski pâyitahtı Konya'da kesin olarak yerleşen Karaman oğulları kendilerini, Saltanat-i Rûm'un, yani Selçuklulara ait Anadolu Sultanlığı'nın vârisi ve diğer uc beylerinin hâmisi sayıyorlardı. Rumeli'de gazâ başarıları ile olağanüstü kuvvetlenen Osmanlılar, Anadolu'da aynı iddia ile Karamanlıların karşısına çıktılar. Karaman oğullarının Konya Selçuklu pâyitahtını ele geçirmiş olmalarına karşı Osmanlılar İznik'e sahip olmaları dolayısıyla Selçukluların vârisi olduklarını iddia ediyorlardı. Kroniklerde Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu Süleymanşah'ın Osman'ın dedesi olduğu iddiası bununla ilişkilidir. Özetle, Anadolu'da Selçuklu Devleti'nin mirası üzerinde Osmanlı-Karamanlı rekabeti 1354-1469 döneminde bu iki Türk devletini karşı karşıya getirecektir.
Sayfa 58 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Reklam
Reklam