"İnsan şehirde kalabalık içinde yalnız olabilirdi ve şehri şehir yapan şey de zaten kalabalık içinde insanın kafasındaki tuhaflığı saklayabilme imkânıydı."
Nâzım, işte bu bütünlüğünden dolayı öyle bir dünya görüşünü benimsediği, öyle hissettiği, hayatını öyle yaşadığı için Nâzım oldu. Öyle sağlam, öyle değerli yapıtlar verdi ki çoğu şiiri Pir Sultan gibi, Karacaoğlan gibi halkın ezberine girdi. Ama unutmayalım ki büyük şairler tek başına yetişmez. Mutlaka onları besleyen kaynaklar, ge lenekler ve etkiler vardır. Hele edebiyat gibi usta-çırak yönteminin geçerli olduğu bir alanda başka türlüsü düşünülemez bile.
"1934 Haziran'ında Soyadı Kanunu yürürlüğe girmişti. Herkes gibi Nâzım'ın da kendine bir soyadı alması gerekiyordu. Herkes Öztürk, Safkan, Kahraman, Yılmaz, Eğilmez gibi iddialı isimler seçiyordu kendine. Nâzım bundan hiç hoşlanmıyordu ve istediği isme karar vermekte de epey zorlandı. Soyadı bulma işini Piraye'ye bıraktı. Piraye eşinin iddialı bir soyadı istemediğini bildiğinden anlamsız bir kelime düşündü ve "Ran" soyadını önerdi. Ran tek başına anlam sızdı ama birçok fiilin sonuna eklenebilirdi; başaran, kurtaran, onaran... Canları ne isterse o olabilirlerdi bu sayede, isteyen de istediği gibi yorumlayabilirdi. Nâzım da bu fikri beğendi ve hemen ertesi gün gidip nüfus müdürlüğüne işletti."