Hayat can sıkıcı bir tuzaktır. Düşünen bir insan olgunluğa eriştiğinde ve tam bir bilinç kazandığında kendini istençsiz olarak sanki çıkışı olmayan bir tuzağın içindeymiş gibi hisseder.
Her türlü zorbalığın toplum tarafından makul ve yerinde bir gereklilik olarak karşılandığı, beraat kararı gibi her türlü merhamet göstergesinin toplumda tatminsizlik ve intikam duyguları uyandırdığı bir dünyada adaleti düşünmek gülünç değil midir?
Çok okuyordu. Bütün gün kulüpte otururken sakalını sinirli sinirli karıştırdığı, dergilerin ve kitapların içine gömüldüğü zamanlar olurdu. Yüzüne bakıldığında bunları okumaktan ziyade çiğnemeden yuttuğunu görmek mümkündü. Okumak onun hastalıklı alışkanlıklarından biri kabul edilmelidir; zira geçmiş yılların gazete ve takvimleri bile olsa eline geçen her şeye aynı açgözlülükle saldırırdı. Evinde ise her daim uzanarak okurdu.
Fransızcanın moda olduğu zamanlarda, zengin Osmanlı aileleri çocuklarına Fransızca öğretmeleri için eve mürebbiye alırlarmış.
Dehri efendinin yalısına da Fransız bir kadın olan Anjel yerleşiyor. Çocuklara dil öğreten Anjel, aslında Fransa'da parasını "hayat kadınlığı" yaparak kazanıyormuş. Zamanla yalıdaki erkekleri de baştan çıkaran Anjel, onları sırasıyla kendi odasına almaya başlıyor. Tabii onların hiçbirinin idare olunduğundan haberi yok. Ama herkesin evde bulunduğu bir akşam bu durumu adamlarla birlikte bütün ev ahalisi öğrenmiş oluyor. Yazarın sübliminal yollu ince göndermelerini pek sevdim ve fakat kurguya cidden aşırı gıcık oldum.
Romanda dönemin aile ve toplumun eleştirisi satirik bir şekilde kaleme alınmış.