Eve geç dönmüştüm. Çoktandır karanlık basmıştı; dünden beri fön rüzgârı estiğinden kar hızla eriyor, üstüne de dehşetli sulu kar yağıyordu. Şans eseri soba sönmemişi. Yumuşamış, kaygan kar yüzünden araç sürmek olanaksız olduğundan Dyzio da gecikmişti. Küçük Fiat'ını asfaltın bittiği yerde bırakmış, iliklerine kadar ıslanmış ve donmuş bir şekilde yürüyerek gelmişti.
İşte akşamları böyle geçiriyordum: Büyük mutfak masasında oturup kendimi en sevdiğim uğraşıma adıyordum. Masada Dyzio'nun verdiği ve yalnızca tek bir programını kullandığım bilgisayar duruyordu. İşte Efemerisim, not almak için biraz kâğıt ve birkaç kitap. Çalışırken yediğim kuru müsli ve başka bir türünü içmediğimden küçük bir çaydanlık siyah çay.
Burada kış her şeyi beyaz pamuk yüne sararak güzel bir iş yapıyor ve günü elinden geldiğince kısaltıyor; gece geç yatmak gibi bir hataya düşerseniz, ertesi gün öğleden sonra Karanlıkta uyanabilirsiniz ve -içtenlikle kabul ediyorum– geçen seneden beri bu benim başıma giderek daha sık geliyor. Burada gökyüzü üstümüzde bulutların şiddetli savaşlar yaptığı, kara ve alçak bir ekran gibi asılı durur. İşte evlerimiz bunun için vardır -bizi gökyüzünden korumak için, yoksa küçük bir cam top gibi olan ruhumuzun oturduğu bedenlerimizin ta içlerine kadar yayılacaktır. Şayet Ruh diye bir şey varsa tabii.