Kürt siyasi hareketinin tüm stratejik aklını, hiyerarşisini ve duygusal meşruiyetini İmralı’ya endekslemiş olması; devlet için her bölgesel sıkışmada, her kart değişiminde devreye sokulabilecek kusursuz bir "zaman kazanma ve yönetme" mekanizması sunuyor. Devlet aklı, Kürt hareketinin elindeki en büyük kozları sırasıyla masaya koydurdu. Önce Öcalan’a tarihi çağrılar yaptırıldı, ardından örgütün fesih kararı (Mayıs 2025) ve nihayetinde sembolik de olsa o silah bırakma sahneleri (Temmuz 2025) yaşandı.
Kürt tarafı ve DEM Parti, bu devasa tavizleri (silahsızlanmayı) verirken tabanına "Önderliğin özgürlüğü ve yasal/anayasal güvenceler" vadetti ya da bunu umdu. Ancak bugün geldiğimiz noktada (Mayıs 2026’da) Bahçeli ve Uçum’un koyduğu nihai sınır şu: “Öcalan cezaevinde kalmaya devam edecek, ona sadece hapishane sınırları içinde teknik bir 'koordinatörlük' verilecek. Etnik siyaset ve statü talebi ise tamamen yasak.” Kürt hareketi, tabanına ne Öcalan’ın fiziki özgürlüğünü ne de somut bir anayasal hakkı sunabilmiş oluyor. Dağdaki gücünü feda etmiş, siyasi söylemini esnetmiş ama karşılığında sadece "hücrede bir koordinatörlük unvanı" almış bir hareket konumuna düşürülüyor. İşte bu, hareketin kendi radikal tabanı nezdinde itibarsızlaştırılması projesidir. Peki devlet bu zamanı neden kazanmak istiyor? Cevap, Trump-Erdoğan hattında ve sınır ötesi dengelerde saklı. Ankara, içeride İmralı kartını sakız gibi uzatarak meclisteki legal siyaseti (DEM) ve Kandil/Rojava hattını oyalarken, sınır ötesinde askeri tahkimatını tamamlıyor. Bölgede büyük bir altüst oluş (örneğin ABD/İsrail'in İran’ı tamamen sıkıştırması veya çökertmesi) yaşanana kadar içerideki Kürt aktörlerin "bekle-gör" modunda, yani pasifize edilmiş şekilde kalması gerekiyor. Devlet içeride Kürtlere statü vermeyi tartışıyormuş