“Çok gençsin sen ve insanın henüz çok gençken bilmemesinde yarar olan şeyler vardır.”
Bu cümlede takılı kaldım. Çünkü Momo tam da bilmemesi gereken şeyleri çok erken öğrenmiş bir çocuk. Yoksulluğu, yalnızlığı, terk edilmeyi, hastalığı, yaşlılığı, ölümü… Ama en çok da sevginin bazen insanı kurtarmaya yetmediğini öğreniyor. İnsan bunu bir çocuğun ağzından okuyunca daha çok sarsılıyor. Çünkü büyüklerin bile taşıyamadığı acılar, Momo’nun küçük yaşına sanki mecburiyet gibi yüklenmiş. O da ağlayarak değil, bazen komikleşerek, bazen saçmalayarak, bazen her şeyi anlamıyormuş gibi yaparak taşıyor bunu.
Ben Momo’yu okurken sürekli içimden şunu geçirdim: Bu çocuk çocuk olamamış. Çocukluğunu bir yere bırakmış da sonra geri dönüp almaya fırsatı olmamış gibi. Madam Rosa’yla kurduğu bağ da bu yüzden çok dokundu bana. Aralarında kan bağı yok belki ama kitap insana şunu çok güzel hissettiriyor: Ait olmak her zaman aynı kandan gelmekle ilgili değil. Bazen insan, kendine yuva olan kişiye ait hissediyor. Madam Rosa onun annesi değil belki; ama Momo’nun dünyasında anne denen boşluğa en çok yaklaşan kişi o. Ve Momo’nun onu bırakmama çabası… İşte kitabın en ağır yeri biraz burada. Bir çocuk, yetişkinlerin dünyasında sevmeyi bile mücadele ederek öğreniyor.
“Korkmak için insanın bir nedeni olması gerekmez, Momo.”
Bu cümleyi fiziksel bir korku gibi okumadım ben. Daha derinde, daha sessiz bir korku bu. Yalnız kalmaktan, terk edilmekten, sevdiğini kaybetmekten, hayata tutunacak bir yer bulamamaktan korkmak gibi. Momo’nun korkusu bağıran bir korku değil; içine yerleşmiş, onunla birlikte büyümüş bir şey. Belki bu yüzden kitabın hüznü de üstümüze bağırarak gelmiyor. Usul usul geliyor. Bir cümlenin arasına saklanıyor, Momo’nun saf gibi görünen bir sözünde birden kendini gösteriyor ve insanın