Yirminci yüzyılın ikinci yarısı, hap yutan bir toplum olarak nitelendiriliyor. Duygularımızı haplarla düzenliyoruz ki bu da totalitarizmin bir başka örneği tabii. Ayrıca, “düğmeye basan" bir toplum da olduk.
Çok amaçlı yirminci yüzyıl insanında dürtü var, ama derinlik ve yoğunluk yok. Şunu satın almak, bunu başarmak, yeni bir deneyimden geçmek gibi hedeflerimiz var. Hedef ve amaçlarımız yüzünden, hayatı yaşamak yerine tüketiyoruz. Hayatla yekvücut değiliz artık. Hayatlarını belirli, sabit amaçlara indirgeyenler, hayatla yekvücut olmadan onun yüzeyine tutunma çabasındadırlar.
Giderek, kendimizi hem fiziki görünüş hem de zihnî paradigma bakımından o ideolojinin imajına göre yoğurur, kalıba dökeriz. Sonunda öyle bir noktaya geliriz ki ideoloji yaşamın kendisinden bile daha önemli olur. Din de tarih boyunca buna benzer bir rol oynamıştır.