her şey geçmişte kalmıştı. baharda gelen, sonra gökte sıra sıra dizilip uzaklara giden, gözden kaybolan yaban kazları gibi gidiyorlardı onun için iç dünyasında.
eskiden bir temsilci, bir yetkili geldi mi, dosdoğru halkın arasına girer onlarla konuşurdu. bugünküler ise kolhoz bürosundan dışarı çıkmıyor, söyleyeckelerini başkana söylüyor, soracaklarını ondan soruyor, sonra da ona bağırıp çağırıyorlardı. halkla, köylünün kendisiyle konuşmuyor, onları dinlemeye tenezzül etmiyorlardı.
ama işte, ata-babalarımızın ustalıkları unutulup gidiyor. el işleri, el sanatları kaybolup gitti. oysa insan ruhunun aynası, el hüneri, göz nuru değil midir?