Sefillerin birinci cildini okurken hissettiklerim, kitabın sadece bir roman olmadığını; insanın içini kavrayan, zihnini yorarken kalbini de sıkıştıran bir deneyime dönüştüğünü hissettirdi. Jean Valjean’ın acılarına tanık olurken içimde sürekli bir empati büyüdü, fakat bu ciltte beni en çok etkileyenlerden biri Cosette’in ve annesi Fantine’in yaşattığı duygular oldu.
Fantine’i okurken içimde tarif edilmesi zor bir sızı hissettim. Onun yaşadığı dışlanmışlık, çaresizlik ve sessiz tükeniş; toplumun acımasız yüzünü bir kez daha fark ettirdi bana. Fantine’in yalnızlığını okurken, sanki onun suskun çığlıkları sayfaların arasından çıkıp bana ulaşıyordu. En çok da ona kimsenin el uzatmaması, kimsenin onun acısını görmemesi beni içten içe yaraladı. Kendi kendime düşündüm:
“Bir insan bu kadar yalnız bırakıldığında nasıl ayakta kalabilir?”
Fantine’in durumunu gördükçe, hayatın bazı insanlara neden bu kadar ağır yükler verdiğini sorguladım. Onun kırılganlığı, mücadele etme çabası ve sonunda tükenişi, içimde hem keder hem öfke yarattı.
Cosette’i düşündüğümde ise hissettiğim şey bambaşkaydı: çocukluğun sessiz acısı. Bir çocuğun suçsuzluğunun bu kadar kolay ezilebilmesi beni çok derinden etkiledi. Cosette’in gözünde taşıdığı korku, yalnızlık ve sevgiye duyduğu susuzluk, kitabı okurken içimde uzun süre yankılandı. Onun yaşadıklarını okudukça şu düşünce hep aklımda kaldı:
“Bir çocuk neden sevgi görmeden büyümek zorunda kalsın?”
Cosette’in yaşadığı karanlık atmosfer, kitabı okurken benim de içimde karanlık bir boşluk hissettirdi. Fakat Valjean’ın onun hayatına dokunuşunu düşündüğümde, içimde hemen hafif bir umut yükseldi. Sanki karanlığın içinde bir mum yakılmış gibi…
Fantine ve Cosette’in hikâyeleri beni en çok şu açıdan etkiledi:
Toplum, en savunmasız olanları görmezden geldiğinde, acı