Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet adlı eseri okumaya başladığımda ve geldiğim noktada da şunu açıkça gördüm: Bu metin, Ziya Paşa ve Namık Kemal’in “Rüya” metinlerinden sonra çok daha geniş kapsamlı, bilim kurgu ile harmanlanmış bir ütopya örneği sunuyor. 1912-13 yıllarında, Osmanlı’nın çalkantılı ve yıkıma yakın döneminde yazılmış olmasına rağmen, geleceğe dair son derece cesur ve sınırları zorlayan bir hayal gücü barındırıyor.
Bu eser pek bilinen bir metin değil. Oysa Türk edebiyatının ilk gelişmiş siyasi ütopyalarından biri olmasına rağmen hak ettiği ilgiyi görmemiş. Bu durum benim için aynı zamanda bir eleştiri konusu. Çünkü bizler çoğu zaman kendi edebiyatımıza ve tarihimize yeterince yönelmiyoruz. Rus ve İngiliz edebiyatının pek çok yazarını ve eserini bilir, okuruz; ancak kendi edebiyatımıza döndüğümüzde aynı ilgiyi gösterdiğimizi söylemek zor. Günümüzde de daha çok bilinen, popüler yazarlara yönelme eğilimindeyiz.
Oysa ben, tarihin tozlu sayfalarında kalmış, unutulmuş ya da göz ardı edilmiş eserleri keşfetmeyi daha değerli buluyorum. Bu kitap da tamamen tesadüf eseri karşıma çıkan ve beni etkileyen metinlerden biri oldu. Yazarın kimliği hakkında çok fazla bilgiye sahip olmamamıza rağmen, ortaya koyduğu düşünce son derece güçlü. Herhangi bir siyasi ya da dini görüşü bir kenara bırakarak bakıldığında, 1912-13 gibi bir dönemde böyle bir gelecek tasavvurunun kurulmuş olması dikkat çekici.
Eserde 2300’lü yılların İstanbul’u kurgulanıyor; teknolojinin ileri düzeyi, toplumun gelişmişliği ve yeniden güç kazanmış bir devlet tasviri yapılıyor. Yıkılmış ya da dağılma sürecine girmiş bir imparatorluğun yeniden ayağa kalkabileceğine dair güçlü bir inanç hissediliyor. Bu yönüyle eser, yalnızca bir hayal değil, aynı zamanda bir umut metni.
Bu kitabı okurken