Alamut Kalesi kitabında beni en çok etkileyen bölümlerden biri, Willey’nin Alamut’a ulaşma sürecini ve kalenin bulunduğu coğrafyanın zorluklarını anlattığı kısımlar oldu , O bölümü okurken, Alamutun neden yüzyıllar boyunca erişilmesi güç ve stratejik bir merkez olarak görüldüğünü insan daha iyi anlayıp kavrıyo. Dik kayalıkların üzerine inşa edilmiş yapının yalnızca askerî bir sığınak olmadığını , aynı zamanda bir düşüncenin ve topluluğun ayakta kalma mücadelesinin simgesi olduğunu hemen hemen anlıyorsun .
Özellikle, kalenin kalıntıları arasındaki betimlemeler geçmişin izlerini sürmeye çalışan Willey’nin gözlemleri okuyucuda güzel bir izlenim bırakıyor çünkü o anlarda tarih, kuru bilgilerden çıkıp somut bir gerçekliğe dönüşüyor. Ayrıca bu bölüm bana, tarihî kişilikleri ve olayları yalnızca efsaneler üzerinden değil; yaşadıkları mekânlar, dönemin şartları ve insan hikâyeleri üzerinden değerlendirmek gerektiğini düşündürdü. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey Hasan Sabbah’ın ününden çok, Alamut’un ardında yatan çok katmanlı tarih oldu .