"Bir idam mahkûmu!"
Kitap henüz bitmişken ve fakat üzerimdeki etkileri sürerken kendimi hakkında yazarken buldum. Ortaya çıkış hikayesi olarak şundan bahsediliyor, Victor Hugo bir arkadaşıyla Paris sokaklarında gezinirken karıştığı kalabalığın bir idamı, ölüme aç susuz gibi izleyen insanlar olduğunu anlayınca derhal oradan ayrılmış, daha sonra defalaca bu sahneye denk geldiği için çok etkilenmiş. Ve hatta bu sahneyi de kitaptaki mahkûmun bir hatırasıymış gibi yeniden canlandırmış.
Neden olduğunu anlamanın güç olmadığı bir şekilde günümüz düşünce özgürlüğünün (?) aksine dönem Fransa'sının öldürmeye olan bağlılığına karşı çıkacak, kimliğiyle ve benliğiyle 'durun!' diyecek cesareti bulamamış olacak ki yazar kitabı isimsiz yayınlamış. 3 sene sonra 1832'de ismini ve başlı başına bir kitap olabilecek önsözünü ekleyerek tekrar baskıya vermiş. Ölümü izlemeye gelen kalabalık için sadece "-1" olmaktan, hatasıyla kanlı bir sepetin içinde kellesinin ayrılmasını hak etmiş biri olmaktan, adaletin artık yaşamaması hükmünü verdiği bir idam mahkûmu hakkında ne yazılmış olabilir ki diye sayfaları çevirirken hem su içer gibi satırlarda gözlerinizi gezdiriyorsunuz hem de tüm o gerçeklik, düşünsellik içinde sıkça durup bulunduğunuz odanın tavanına, pencereden görünen gökyüzüne veya bir çocuk sesine dalıp kalıyorsunuz.
Sahi, biz kim oluyoruz da bir avuç insana bir kimlik, bir imza, bir mühür, bir kelepçe verip bunun ismine adalet diyor bir çocuğu babasız, bir anneyi oğulsuz, bir adamı nefessiz bırakabilme yetkisini kendimizde bulabiliyoruz? Birini, kırlarda koşamayacak güneşi bir gün daha batıramayacak, kızının hayatında bir utanç olacağını düşünerek, güneşin, ilkbaharın, çiçek dolu tarlaların, sabahleyin uyanıp şakıyan kuşların, bulutların, ağaçların doğanın, özgürlüğün, yaşamın