Daha önce hiç bulunduğumuz tarihe bu kadar yakın(2005) bir roman okumamıştım. Çeşitli kamu kurumları ve markaların tanıdık olması biraz garip hissettirdi. Ama bu yönünün olayları algılamaya ve sahneleri daha kolay bir şekilde gözümüzde canlandırmaya yardımcı olduğunu gördüm.
Yazar, kurgunun içerisine-gerçekliği artırmak için- gündelik hayattan birçok meseleyi katmış ve bilimsel birçok kaynağı da bireysel görüşleriyle birlikte işlemiştir. Bir akademisyen olan, başkahraman David Caine ile Olasılık Teorisini yansıtmış ve bu teoriyi evrene genellemeye çalışmıştır. Ayrıca s.51'de matematik felsefesine de temas etmiş ve Pascal’ın Beklenen Değer Teorisi’ni açıklamıştır. Hayattaki tercihlerin ve olayların temelinde bu teorilerin yattığını ileri sürmüştür.
‘‘Olasılık Teorisi hiçbir zaman yanlış değildir, yanıltmaz. Buna inanın, çünkü tek gerçek budur.’’ (s.130) biz böyle düşünmüyoruz. Olasılıkta imkân dairesinin tamamı eldeki veriye bağlıdır. Örneğin: Bir zar hayal edelim. Olasılık Teorisi’yle hangi rakamın, hangi şartlarda geleceği hesaplanabilir, çünkü tüm olası sonuçlar eldedir. Ama yedi diye bir sonucu kimse tahmin etmez. Çünkü zarda rakamlar altıya kadar gider. Hayatta ekseriyetle/çoğu zaman imkânların tamamını ele alamayız. Bu yüzden, bir düşünce sistemiyle/felsefeyle, hayatı bağdaştırabilmek için 3.hâlin ‘‘imkânsızlığı’’ kavramı elzemdir. Bu, mantığı gerektirir. Hayatı olasılıklara göre yorumlamak doğru değildir.
Nitekim ilerleyen sayfalarda ‘‘(…) hiçbir şeyden tamamen emin olamazsın; o zaman tahmin yürütmek için kullanılan denklemler hataları en aza indirmek içindir, hata payını ortadan kaldırmak için değil.’’ (s.260–261) itirafı yapılmış ve ‘‘Olasılık Teorisi, bilim adamlarının bir cevaptan %100 emin olmasalar da doğru olduğunu söyleyebilmelerini sağlar.’’ (s.261)