Henüz on altı yaşında olmama karşın, üzülerek, şaşkınlıkla bakıyordum onlara. Düşüncelerinin sığlığı; davranışlarının, oyunlarının, konuşmalarının aptallığı şaşırtıyordu beni. Öylesine önemli şeylerden haberleri yoktu, öylesine etkileyici, öylesine şaşırtıcı şeylerden uzaktılar ki, elimde olmadan kendimi onlardan üstün görüyordum. Beni böyle düşünmeye zorlayan, incinen gururum değildi. Ve ne olur, Tanrı aşkına, "Sen hayaller dünyasında yaşarken onlar yaşamın gerçeklerini kavrıyorlardı," gibi, duymaktan artık bıktığım beylik şeyler söylemeyin bana. Bir şeyden anladıkları falan yoktu, yaşamın gerçeklerini de kavramaktan uzaktılar; inanın, beni en çok da bu çileden çıkarıyordu.
Bütün bu rastlantılar nasıl suçluyor beni,
Nasıl mahmuzluyorlar uyuşan hıncımı!
Bir insana insan mı denir bütün işi
Yemek ve uyumak olursa bu dünyada yalnız?
Hayvan denir böylesine! Ne iştir bu Tanrım?
Sen ki sınırsız yaratmışsın düşüncemizi,
Sen ki geçmişi geleceği bilirsin,
Bu aklı küflensin diye vermedin elbet bize.
Öyleyken, hayvanca bir unutkanlıktan mı,
Yoksa korkakça bir dürüstlükten mi nedir,
Fazla ölçüp biçiyorum yapacağım işleri.
Kılı kırk yaran bu duraklamanın,
Dörtte biri akıl, dörtte üçü korku.
Anlamıyorum neden hâlâ kendime
Bu iş yapılmalı demekle kalıyorum hep
Yapmak için haklı sebeplerim,
İradem, gücüm, imkanlarım, her şeyim varken.
Dünya kadar örnek de var beni kışkırtacak.