“İnsanları tanımıyorsun; çünkü, onların ilgisini çekmek ve kendini dinletmek isteseydin, merak uyandırıcı ve sürükleyici maceralarını bir roman kahramanı gibi bütün teferruatıyla gözlerimizin önüne sererdin.”
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar ve Korkuyu Beklerken’den sonra okuduğum, “ben ne okudum şimdi?” dedirten efsane kitabı. Okurken sürekli “Bu nasıl bir yazmak, bu nasıl bir dünya?” diye diye bitirdim. Gerçekten… Bunlar kitapsa diğerleri ne?
Bir duygu bu kadar net, bu kadar içten nasıl verilir aklım almıyor. Hayal ve gerçek öyle güzel birbirine karışıyor ki, bir noktadan sonra hangisi hangisiydi diye düşünüyorsunuz. Hikmet’in kafasının içindesiniz resmen.
Hikmet yaşadığı iç çatışmaları, sorgulamaları bazen mizahla bazen can acıtan bir yerden anlatıyor ama her cümle o kadar yerini buluyor ki… “Nasıl bu kadar geçiyor?” diye soruyorsunuz kendinize. Kelimelerle büyü yapıyor sanki ve siz de o büyünün içinde dolaşıyorsunuz.
Anne babasını kaybını anlattığı o kısa, yüzeysel gibi duran kısımlar bile içindeki boşluğu anlatmaya yetiyor. Kadınlarla ilişkileri, verdiği tepkiler, ruh hâlindeki iniş çıkışlar… Hangisi gerçek his, hangisi zihnin oyunu, sürekli sorguluyorsunuz.
Ben kendimi tam bir Oğuz Atay sever olarak tanımlıyorum. Çünkü yazdığı her şeyi büyük bir edebi hazla okuyorum ve hiç bitmesin istiyorum. Okuması zor ama dolu dolu bir kitap. Psikolojik roman seven herkesin mutlaka okuması gereken bir eser.